Özetler 551-750

Açıklama Özetler 551-750
Kategori Matematik
Gönderen abdullahdemir57
Eklenme Tarihi 03-04-2019
Boyut 1.8 M
İndirme 0
Dosyaya puan ver
0 / 5 (toplam 0 oy)


Arşivi
Ön izleme

TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYON-l DERSİ

KİTAP ÖZET FORMU

 

 

 

 

KiTABIN ADI

 

İNTiBAH

 

KiTABIN YAZARI

 

Namık KEMAL

 

YAYIN EVi VE ADRESi

 

INKLAP VE AKA KiTABEVLERi/iSTANBUL

 

BASIM YILI

 

1984

 

 

 

1. KİTABIN KONUSU       : Ali Beyin gerçek aşkı bulma çabaları.

2. KİTABIN ÖZETİ            : Ali Bey, zengin bir ailenin tek çocuğudur.İyi bir öğrenim görür.Ancak aldığı bilgilerin kişiliğinin gelişmesine bir katkısı olmaz. Yirmi yaşlarında iken babası ölünce, keyfine göre yaşamaya başlar. Çamlıca’da bir gezinti sırasında, güzel bir kadınla tanışır. Adı Mehpeyker’dir. Abdullah Efendi ile dost hayatı yasamaktadir. Oğlunun böyle uygunsuz bir iliski içersinde olmasına üzülen annesi eve Dilaşup adında güzel bir cariye alir.

Mehpeyker dostu Abdullah Efendi ile buluşmaya gider. Ertesi sabah kadın eve döner ve kavga ederler. Ayrıldıkatan sonra Ali Bey gün geçtikce Dilaşub’a ısınmaya başlar. Mehpeyker, Abdullah Efendi ile bir plan  hazırlar. Ali  Bey kulağına gelen lafları önemser ve sinirlenir. Kızı bir esirciye satar. Kızı Mehpeyker satın alır. Ali Bey servetini yitirir ve muhtaç duruma düşer. Ama böyle iken bile Mehpeyler’e dönmez ve kadın deliye döner.

Mehpeyker bir tuzak hazırlayarak Ali Bey’i Üsküdar’da bir eğlenceye davet eder. Olanlarda haberi olan Dilaşub bildiklerini Ali Bey’e anlatir. Genç adam pencereden bir çarşafa sarılıp inerek kaçar. Bu sırada Ali Beyin paltosunu giymiş olarak bekleyen Dilaşub bıçaklanarak öldürülür.

 

3. KiTABIN ANA FiKRi     :Vereceğimiz kararlar ileri yaşantımızı etkileyeceğinden dolayı dikkatli olmalıyız.Bu nedenle iyi ve kötüyü ayırmasını bilmeli ve bize gelen uyarilari önemsemeliyiz.

4. KiTAPTAKi OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEGERLENDiRiLMESi : Ali Bey, zengin bir ailenin tek çocuğudur.İyi bir öğrenin görür.Ancak aldığı bilgilerin kişiliğinin gelişmesine bir katkısı olmaz. Bu yüzden gerçekleri görmekte zorlanır. Mehpeyker ise kötülğün sembolüdür ve Ali Bey’i kötü yola sevk etmek istemektedir. Dilaşub ise saflığın ve temiz kalpliliğin semboludur. Her zaman Ali Beyin tarafındadır.

5. KiTAP HAKKINDAKI ŞAHSi GöRüŞLER :Gerçeğe yakın bir şekilde yazıldığından ders verici bir nitelik taşımaktadır.ayrica yazarın tasvirlerini hayal etmek pek zor değildir.

6. KiTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BiLGi: Osmanlı, şair ve yazar. Batı edebiyatının yazın türlerini ilk kez Türk toplumsal yaşamına sokmuştur.

21 Aralık 1840'ta Tekirdağ'da doğdu, 2 Aralık 1888'de Sakız
Adası'nda öldü. Asıl adı Mehmed Kemal'dir, Namık adını ona şair Eşref Paşa vermiştir. Babası, II. Abdülhamid döneminde müneccimbaşılık yapmış olan Mustafa Asım Bey'dir. Annesini küçük yaşında yitirince çocukluğunu dedesi Abdüllâtif Paşa'nın yanında, Rumeli ve Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçirdi. Bu yüzden özel öğrenim gördü. Arapça ve Farsça öğrendi. 18 yaşlarında İstanbul'a babasının yanına döndü.

Namık Kemal'in ilk romanı olan İntibah 1876'da yayımlanmıştır. Ruhsal çözümlemelerinin bir olayı toplumsal ve bireysel yönleriyle görmeye çalışmasının yanı sıra, dış dünya betimlemeleriyle de İntibah Türk romanında bir başlangıç sayılabilir. Eleştirmenler Namık Kemal'in bu romanda yüksek bir edebi düzey tutturamadığı görüşünde birleşirler.Dört yıl sonra yayımladığı Cezmi, tarihsel bir romandır. Kırım Şehzadesi Adil Giray'ın yaşadığı aşk ve
Cezmi'nin onu kurtarmak isterken geçirdiği serüvenlerle gelişen romanda,    Namık Kemal'in tam anlamıyla Avrupa Romantizmi'nin etkisinde olduğu izlenir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HAZIRLAYANIN         :

 

İMZASI                        :

ADI VE SOYADI         : GöRKEM DURAK

APOLET NUMARASI : 4725  

KISMI                          : 90

TARİH                         : 15.03.2002

Ön izleme

     KİTAP ÖZET FORMU

 

Kitabın Adı                                              :  GELİBOLU – UZUN BEYAZ BULUT

Kitabın Yazarı                                         :  BUKET UZUNER

Kitabın Yayın Evi ve Adresi                  :  REMZİ KİTABEVİ    ÇAĞALOĞLU  /  İST.

Kitabın Basım Yılı                                  :  EKİM , 2001

 

1. Kitabın Konusu                                   : Çanakkale Savaşları’nda ölen büyük dedesinin kayıp mezarını aramak için Gelibolu’ya gelen Yeni Zelandalı genç bir kadın ve Çanakkale Milli Parkı’nda bastonuyla dolaşan Türk Nine’nin akıllara durgunluk veren seksen beş yıllık sırrı…

Osmanlı teğmeni Ali Osman Bey ile Anzak Er Alistair John Taylor’ın birlikte insanlığa verdiği dehşetengiz ders…

Henüz hiçbir milletin tarih kitaplarında yer almasına izin vermeye hazır lmadığı büyük insanlık sınavı : Aynı adam aynı savaşta iki düşman ülkede savaş kahramanı olur mu?

2. Kitabın Özeti          : Gelibolu kitabı ;dedesinin Çankkale savaşlarında ölmediğine inanan bir anzak torununun Gelibolu’ya gelmesiyle başlar. Kendisini oraya getiren rehbere Eceyaylası Köyü’ne gitmek istediğini söyler. Köye geldiğinde ise hem köyü hem de bütün dünyayı etkileyecek bir şeyler söyler. Söyledikleri ise büyük bir Türk Gazisinin aslında Anzak olduğu ve onun dedesi olduğudur. İlk başlarda köylüler bu teze gülüp geçerler. Yeni Zelandalı kız ise Gazi Alican Çavuş’un herhangi bir akrabası olup olmadığını sorar. Onu Gazi Alican Çavuş’un kızı Beyaz’ın yanına götürürler. Beyaz Hala hiç evlenmemiş babasını çok seven fakat köylerinde meydana gelen yangından sonra hiç dışarıya çıkmamış ve kimseyle konuşmamış bir Türk köylüsüdür. Beyaz Hala hiç evinden çıkmadığı ve kimseyle konuşmadığı için bu kızıda kabul etmeyeceğini düşünen köylüler, kızın eve kabul edilmesiyle şaşırırlar. Beyaz Hala adı Victoria olan bu kızı evinde bir süre misafir eder. Bu arada dış dünyada boş durmaz ve bu büyük haber fırsatını değerlendirmek için dünyanın çeşitli yerlerinden gazeteciler ve televizyoncular köye akın ederler. Beyaz Hala ise içerde bütün gerçekleri bu kıza açıklar. Gerçek ise kabul edilemeyecek kadar zordur. Anzak eri Alistair John Taylor ailesine mektuplar yazarak Çanakkale Savaşı’nı ve burada savaşmanın anlamsızlığından bahsediyor. Son mektubunda ise burdan kaçmak istediğini ve eve dönmeyeceğini yazıyor. Birgün gerçekten savaştan kaçıyor ve türk siperlerine giriyor. Tam başından vurulacağı sırada ayağına bir yaralı takılıyor ve ölümden kurtuluyor. Ayağının takıldığı yaralı ise teğmen Ali Osman. 2 gün beraber kalıyorlar orada. Ali Osman ile ölüm arasındaki savaşı ise ölüm kazanıyor. Ali Osman ölmeden önce Anzak erine kendi kıyafetini giymesini söylüyor. Anzak eri bir köyün yakınında, Ali Osman’ın kıyafetiyle ve onun mezarı başında beklerken, bir Türk kızı, Meryem onu görüyor ve o anda ona aşık oluyor. Onu kendi köyüne götürüyor ve İngilizlere esir düşmüş bir Türk teğmeni olduğunu söylüyor. Onunla evleniyor ve dört çocukları oluyor. İlk çocukları olan Ali Osman ölüyor. Diğer üç çocuğun adını ise Uzun, Beyaz, Bulut koyuyor. Uzun Beyaz Bulut, Yeni Zelandanın diğer adı. Anzak erin torunu Yeni Zelandalı kız gerçeği öğreniyor, fakat gerçeği kendisinde saklıyor.

 

 

 

 

 

 

 

3. Kitabın  Ana Fikri                            : Osmanlı teğmeni Ali Osman Bey ile Anzak Er Alistair John Taylor’ın birlikte insanlığa verdiği ders…

4. Kitaptaki Olayların ve Şahısların Değerlendirilmesi :

Victoria Taylor  : Dedesinin ölmediğine inanan ve onu bulmak için hayatın zevklerinden kendini mahrum bırakmış bir Zelandalı psikolog.

Beyaz Hala            :  Annesine kızdığı için hiç evlenmemiş, yaşlı olmasına karşı çok dinç ve bir köylüden beklenmeyecek kadar kültürlü.

Ali Osman             : Beyaz Hala’nın büyük kardeşi Bulut’un torunu. Beyaz Hala’nın en sevdiği yeğeni.

Mehmet                 : Victoria’yı gezdiren rehber.

5. Kitap hakkında Şahsi Görüşler        : Gelibolu bir kurgu olmasına rağmen insanı etkiliyor.gerçekmiş havası katıyor. Bazen savaştan bahsetmesine rağmen genelde diğer tarih kitapları gibi değil, daha çok başka olaylardan bahsediyor. Güzel ve sürükleyici bir kitap.

6. Yazar Hakkında                       : Küçükken astronot olmayı isteyen Buket Uzuner, Üniversitelerde bilim eğitimi almış ve bir bilim insanı olmuştur.

 

 

 

 

 

 

HAZIRLAYANIN 

ADI VE SOYADI              :  OKAN EKİM

APOLET NUMARASI :   4726

KISMI    :   90

TARİH     :   21.03.2002

Ön izleme

KİTAP ÖZET FORMU

Kitabın Adı                                              :  GÜNEBAKAN

Kitabın Yazarı                                         :  HAMDULLAH SUBHİ TANRIÖVER

Kitabın Yayın Evi ve Adresi                  :  KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI

Kitabın Basım Yılı                                  :  1987

 

 

1. Kitabın Konusu                              : İçinde birbirinden farklı fakat bazıları birbiriyle bağlantılı 20 adet yazı, yazarın yaşamış olduğu bir nevi hatıralar bulunmaktadır. Bunlardan kısaca bahsetmek gerekir:

1.  AH ANACAĞIM  : Yazarın Anadolu’nun savaş zamanlarında trende yolculuk yaparken bir köyden geçişleri sırasında köylülerin yakarışlarını duyması ve bir köylünün ‘ah anacığım’ demesinin yazarı etkilemesi.

2.  TOLSTOY           : Bu yazısında ise yazar Tolstoy’dan ve Tolstoy’un Rus Edebiyatı için ne kadar önemli olduğundan bahsediyor.

3. DELİK KİREMİT  :   Delik kiremit ise bir babanın kiremitleri tamir ederek geçinirken işli oğluna bırakması daha sonra ise oğlunun bu işi bıraktığını ve sebebinin ise oğlunun bütün kiremitleri onardığını ve onaracak kiremit bulamadığı için işi bıraktığını öğrenmesi ve ona nasihat vermesi anlatılıyor.

4. MEŞİHATİN BEYANNAMESİ VE BİZDE NİSAİLİK     : Türk  kadınlarının çektiği sefaletten ve bu sefalet yüzünden diğer Ermeni kadınlarının veya Yunan kadınlarının Türk kadınına göre daha az öldüğüne işaret ediyor.

5. TÜRK SAZI   : Bu yazısında ise bir Türk evine yaptığı ziyaret ve bu ziyaret sırasında evde gördüğü bir sazın çürümekte olduğunu ve sebebini sorduğunda aldığı cevabın yazarı etkilemesi anlatılıyor.

6. TEVFİK FİKRET BEY MERHUM :  Tevfik Fikret’in ölümünün yazar üzerindeki etkisinden ve yazarın Tevfik Fikret hakkındaki görüşlerinden bahsediyor.

7.  TAN SESLERİ             : Mehmet Emin Yurdakul’dan ve bu yazarın yazdığı şiirlerin yazar üzerindeki ve millet üzerindeki etkisinden bahsediyor.

8. ÇANAKKALE            : Çanakkale savaşlarından ve Mehmetçiğin bu savaşlarda gösterdiği kahramanlıkları yazara bir sohbet edasında anlatmasından bahsediyor.

9. TEVFİK FİKRET’İN ÖLÜMÜNÜN YILDÖNÜMÜ : Tevfik Fikret’in ölüm yıldönümünde yazardan bir yazı istenmesinden ve bu yazıyı gönderirken duyduğu üzüntüden bahsediyor.

10.LÜBNAN HATIRALARI  :  Yazarın Lübnan’a yaptığı bir yolculuktan ve bu yolculuk sırasında yazarın dışarıda gördüklerini anlatmasından bahsediliyor.

11. SOFER’DEN BEYRUT’A  : Yazarın yolculuğunun devamında Sofer’den geçişi ve Beyrut’a devam eden yolculuğundan bahsediliyor.

12. BOĞA DAĞLARI   :  Yazarın yolda gördüklerinden etkilendiği dağ olan Boğa dağlarından ve bu dağların ihtişamından bahsediyor.

13. ÖMER AĞA İLE MÜLAKAT   : Yazarın bir köyde, köylü ve yaşlı olan, Ömer Ağa ile yaptığı konuşmalar ve Ömer Ağa’nın devletten ve hükümetten şikayet etmesinden bahsediyor.

14. BİRİNCİ İNÖNÜ : Birinci İnönü Muharebelerinden ve bu muharebelerin öneminden bahsediyor.

15.TARİH YOLLARINDA UZAKLAŞIRKEN  : Gazi’nin Bursa’ya girdiği ilk günden bahsediyor.

 

16.NECİB ASIM BEY  : Burada da Necib Asım Bey’e yazmış olduğu bir mektubunu görüyoruz.

  1.             AŞK VE ONUN ESERİ : Mustafa Kemal’in Anadolu’yu kurtarark yaptığı en büyük eserinden ve onun milletine olan aşkından bahsediyor.
  2. ESKİ ANADOLU VE SÖR VİLYAM MİŞEL RAMZEY  : Anadolunun eski halinden ve Anadolu’da bulunan bir arştırmacı olan Sir Ramzey’le yaptığı konuşmadan bahsediliyor.

19.FIRTINA KUŞU  : Yazarın Milli Mücadel gücüne fırtına kuşu ismini takması ve bu ismi kullanarak Milli Mücadeleyi anlatmasından bahsediliyor.

20. GAZİ’NİN EN BÜYÜK ESERİ    : Gazi’nin en büyük eserinin sadece Anadolu’yu kurtarmak olmadığından ve yaptığı yeniliklerinde çok önemli olduğundan bahsediliyor.

 

3. Kitabın  Ana Fikri                            :  Yazar her hikayesinde değişik bir anafikir düşünmüş ama genelde Milli Mücadeleden ve Türklerin azminden bahsetmiştir.

 

4. Kitap hakkında Şahsi Görüşler        :  Kitap çok fazla eski kelimeyle dolu olduğu için pek anlaşılmıyor. Çoğu cümlesinde bulunan bir kelime anlamada güçlük çıkartıyor.bunun sonucunda okuyucu sıkılıyor. Bazı hikayeleri birbirine çok benziyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

HAZIRLAYANIN 

ADI VE SOYADI              :  OKAN EKİM

APOLET NUMARASI :   4726

KISMI                              :   90

TARİH     :   02.05.2002

Ön izleme

TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYON DERSİ-1

KİTAP ÖZETİ

 

KİTABIN ADI  :Ak Topraklar

KİTABIN YAZARI  :Emine Işınsu

YAYIN EVİ VE ADRESİ :Ötüken Neşriyet A.Ş.-İstanbul

BASIM YILI   :1990

 

1.KİTABIN KONUSU:

Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan Malazgirt Savaşı’na kadar olan savaşlar ve olaylar anlatılmaktadır.

2.KİTABIN ÖZETİ:

Bayındır Bey bir Türkmen Beyidir. Onun zamanında Selçuklu Devleti’nin hükümdarı Alparslan’dır. Bayındır Bey kendi beyliği ile Selçuklu Devleti’ne katılır. Selçuklu Devleti’nde bir uç beyi olarak görev yapmaktadır. Devamlı olarak Bizans’a akınlar yapmaktadır. Bayındır Bey’in başlangıçta 5 çocuğu vardır fakat akınlar sırasında 4 çocuğu şehit düşer. Daha sonra Bayındır Bey Bizans topraklarında casusluğa başlar. Bu arada Selçuklu Devleti de anadoluda ve iran topraklarında ilerleyerek büyük başarılar elde etmektedir. Bizans’ta bu ilerleyişi durdurmak için savaş girişimlerine başlamıştır. Savaş hazırlıkları her iki tarafta da çok ciddi şekilde sürmektedir. Bu sırada Bayındır Bey Romen Diyosen!in çok güvendiği komutanlardan birisi olmayı başarmıştır.

 Bizans ordusu Konstantinapol’den harekete geçer. Yol üzerindeki Türkmen kabileleri yakıp yıkmaktadır. 24 Ağustos günü Malazgirt’e varırlar. Bu sırada Selçuklu Devleti’nin ordusuda düzenlenerek Malazgirt’e varmıştır. Savaşa bir gün kala Bayındır Bey Bizans ordusundan gizlice kaçarak Alparslan’ın ordusuna katılır. Selçuklu ordusuna Bizans ordusu hakkında önemli bilgiler verir. Alparslan ordusunu hazırlayarak savaşa başlar. Bayındır Bey’in yardımları sayesinde Bizans bozguna uğratılır.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

Bir devleti oluşturan sistemin çok iyi işlemesi ile elde edilen zaferler kalıcıdır.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Bayındır Bey: Güçlü bir kişiliğe sahip, bilge aynı zamanda iyi bir komutandır.

Yağmur: Bayındır Bey’in oğludur. O da babası gibi yiğit biridir.

Erdem Bey: Bayındır Bey Bizans’ta casusluk yaparken Yağmur’a ve annesine babalık yapan bir can yoldaşıdır.

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitap akıcı bir dille yazılmıştır. Türklerin eski yaşayışları, dilleri, töreleri hakkında bilgi vermesi bakımından okuyucuya yararlıdır.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

Yazar Kars’ta doğdu. Halide Nusret Zorlutuna’nın kızıdır. Ankara Koleji’ni bitirdi. Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesinde Felsefe bölümü öğrencisi iken öğrenimini yarıda bırakarak tikro yazarlığına başladı. Yazarın diğer eserleri: Sancı, Canbaz, Atlıkarınca, Azap Toprakları.

 

 

HAZIRLAYANIN:

İMZASI:

ADI SOYADI:Serpil YURT

APOLET NUMARASI:4730

KISMI:90  

TARİHİ:15.05.2002

 

Ön izleme

TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYON DERSİ-1

KİTAP ÖZETİ

 

KİTABIN ADI  :Gülen Ada

KİTABIN YAZARI  :Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı )

YAYIN EVİ VE ADRESİ :Yeditepe Yayınları- İstanbul

BASIM YILI   :1971

 

1.KİTABIN KONUSU:Parasıyla herşeyi elde edebileceğini düşünen bir adamın öyküsü

2.KİTABIN ÖZETİ:Murat Kocadağ büyük bir Kaliferni şirketinin eksperidir. Kocadağ’ın tavırlarında ve sesinde sahip olduğu otomobillerin, emlakin ve paraların büyük tutarı sırıtmaktadır. Öyle gariptir ki insan onunla konuşurken bir insanla mı konuşuyor yoksa otomobillerle, emlakin ve arazilerle mi konuşuyor anlaşılmamaktadır. Kocadağ bir gün bir adaya gitmek ister. Bu ada ise çok garip bir adadır ve köylülerin değimiyle adamını seçmektedir. Kocadağ bir motor kiralar ve yanına Deli Davut adında birini de alarak adaya doğru yola çıkar. Adaya yaklaşmaya başlayınca adanın suları birden köpürür, göz gözü görmez olur. Kocadağ kanter içinde Deli Davut’u orada bırakarak kaçar gider. Kocadağ gider gitmez ada birden düzelir ve günlük güneşlik olur. Ada adeta gülmektedir.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:Maddi kaynakla ulaşamıyacak mutluluklar da vardır.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Murat Kocadağ: Sadece parasına güvenen ve dünyaya hakim olduğunu sanan biridir.

Deli Davut: Mütevazi bir köylüdür.

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Anlatmak istediği düşünce bakımından okuyucuya faydalı, akıcı bir dille yazılmış klasik bir kitap.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

Halikarnas Balıkçısı lakaplı yazarımız Kabaağaçlı 1890’da doğdu. Ilköğretimini Büyükdede Mahalle Mektebinde, ortaöğretimini Robert kolejde yaptı. Oxford Üniversitesi’nde 4 yıl Yakın Çağlar tarihi okudu, üniversiteyi orada bitirdi. İstanbul’a dönünce Resimli Ay, İnci gibi dergilerde yazılar yazdı, kapak resimlerine süslemeler yaptı.

HAZIRLAYANIN:

İMZASI:

ADI SOYADI:Serpil YURT

APOLET NUMARASI:4730

KISMI:90

TARİH:15.05.2002

Ön izleme

                TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYON-1 DERSİ

                    KİTAP ÖZETİ

 

 

 

KİTABIN ADI                  : Eğil Dağlar

KİTABIN YAZARI           : Yahya Kemal Beyatlı

YAYIN AVİ VE ADRESİ : Kültür Bakanlığı yayınları/Ankara

BASIM TARİHİ               : 1981

 

1.KİTABIN KONUSU:

 Milli mücadeledeki kahramanlar için yazılmış bir kitap. 

2.KİTABIN ÖZETİ:

Kitap İstiklâl Harb’inin, günü gününe yazılmış , en yakın tarihidir. Kitap bölümlerden oluşmakta ve her bölümde ayrı bir anektot anlatılmaktadır. Kitap yazıldığı yıllarda Milli Mücadele’nin inandırıcı bir


desteği ve o yıllardaki Türk düşüncesinin bir zaferi olmuştur. Kitapta daha çok Türk Askeri’nden ve  İstiklâl Harbi kahramanı Mustafa Kemal Paşa anlatılmaktadır. Eser 88 müstakil nesir ve on bin satırdan meydana gelmektedir. Kitabın adı ise  bir asker türküsü olan  şu mısralardan gelmektedir;

Eğil dağlar eğil, üstünden aşam

Yeni tâlim çıkmış varam alışam.

 

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

 Milletin yeniden var olmasını sağlayan İstiklâl Harbi kahramanları ve Atatürk’ün yaşadıkları kitabın ana fikrini oluşturmaktadır.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 Kitap Türk Askerlerinin kahramanlıklarını anlatmasına rağmen eser, Atatürk dışında bir şahsa yer vermemiştir.

 

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSÎ GÖRÜŞLER:

 Kitapta yer alan kelimelerin güncelliğini yitirmiş ve kullanılmaması  eserin okunmasında büyük güçlükler yaratmaktadır.

 

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

 
                1884 yılında Üsküp'te doğdu. Asıl adı Ahmed Agâh'tır. İstanbul Vefa Lisesi mezunu. Başlangıçta Sultan II. Abdülhamit yönetimine karşı muhaliflerin safında yer alarak Paris'e kaçtı. Dokuz yıl kaldı. Fransız edebiyatını ve edebiyatçılarını yakından tanıma imkânı buldu. Onlardan etkilendi. Bir ara Nev-Yunanî bir şiirin peşine düştü. Doğu Dilleri Okulu'na devam ederek Arapça ve Farsça'sını geliştirdi. Divan şiiri üzerinde yoğunlaştı. 1913 yılında İstanbul'a döndü. Darüşşafaka, Medresetü'l-Vâizin ve Darülfünûn'da Tarih ve Edebiyat dersleri okuttu. Gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Lozan Konferansı'na katıldı. 1923'te Urfa milletvekili seçildi. Çeşitli ülkelerde diplomatik görevler alarak Türkiye'yi temsil etti. Yozgat, Tekirdağ ve İstanbul milletvekilliği yaptı. Pakistan Büyükelçiliği görevinde iken emekli oldu (1949) ve yurda döndü. Tedavi için Paris'e gitti. 1 Kasım 1958'de yaşamını yitirdi. Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden biri.

ESERLERİ:
Kendi Gök Kubbemiz (1961)
Eski Şiirin Rüzgârıyla (1962)
Rubailer ve Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş (1963)
Aziz İstanbul (1964)
Eğil Dağlar (1966)
Bitmemiş Şiirler (1976)

 

HAZIRLAYANIN:

 

İMZASI:

ADI SOYADI:  OSMAN GÜNDÜR

APOLET NUMARASI: 4733 

KISMI:   90   

TARİHİ:   15 MAYIS 2002

 

 

 

 

 

 

 

Ön izleme

         

 

    49 NCU

    KISIM

 

     49 NCU

     KISIM

 

     49 NCU

     KISIM

 

     49 NCU

     KISIM

 

Ön izleme

TÜRK DİLİ VE  KOMPOZİSYON-1 DERSİ

 

KİTAP ÖZET FORMU

 

KİTABIN ADI 

BOŞLUKTA  SALANAN  ADAM

YAZARI  

SAUL BELLOW

YAYIN EVİ  

AKA

BASIM YILI             

1995

 

 

1.KİTABIN KONUSU:

 

Bir insanın düzensiz ve boş hayatını anlatıyor.

 

2.KİTABIN ÖZETİ:

 

Joseph durgun biri olarak ortaya çıkıyor.Kendisini küçük evinde  kapatmış ve boş işlerle uğraşan biridir.Evli ve Kanada’da yaşıyordur .Yabancı olduğu için hakkında askerliğe alınması için soruşturma açılıyor.Soruşturma bitikten sonra 1-A askerlik

Bölüğüne kayıt yapılıyor.Josep askerliğe gidecek gününü beklemeye başlar.Fakat bu  sürenin çok uzayabileceğini  düşünerek iş  görüşmesi  için cocukluk arkadaşı  Myron ile buluşur.Beraber yemek yemek için bir lokantaya girerler.Lokantada Joseph  yakın arkadaşı Jimi’yi görör ve selamlar .Jimi tanımıyormuş gibi yapıp selam vermez.Joseph duymadı diye düşünerek bir daha selamlar fakat Jimi yine cevap vermez.Joseph anlar ki Jimi bunu kasıtlı yapar  ve bu duruma sinirlenerek onun masasına doğru gider ve kavga çıkarır.lokantadan çıkar ve eve gider.Evde karısı İva abisi Amos yemeğe davet ettiği ve onları beklediğini söyler.Abisi zengin birisidir  ve toplumda önemli yeri vardır.Fakat Joseph bunu hiç bir zaman kendi yararı ve çıkarları için kullanmamıştır .Joseph’in yeğeni Etta ile araları iyi değildir çünkü Etta onu yoksul görür ve kötü davranır.Yemekten sonra Joseph  Amosla yukarıdaki  kata çıkarlar ve konuşmaya başlarlar.Abisi Joseph’e  para çıkarır ve verir .Joseph parayı rededer.Abisi zorla Joseph’in cebine parayı sokar ve gelinceye kadar düşünmesini ister ve odadan çıkar.Joseph parayı yastığa tuturmak için çekmecelerde iğne bulmak için karıştırır.O anda yeğeni Etta ona bakar ve hırsızlıkla suçlar.Joseph kabul etmez ve yeğeni ile ağız dalışına girer.Ağız dalışı daha sonra kavgaya dönüşür.Gürültü olunca Amos karısı ve İva odaya girerler ve onları saça baş kavga ederken bulurlar.Joseph doğruları anlatır ama Amos kızının  halini görünce inanmaz.Joseph onları Etta’yı iyi yetiştirmedikleri için suclar.İva ile evden çıkar ve evine gider.eve geldikten sonra Joseph İva ile  sudan sebebe kavga eder.Kızgınlığını atmak için dışarı yürüşe çıkar.Dışarıya yağmur yağıyordur ve Joseph sırılsıklam olur.Aklına çocukluk kız arkadaşı gelir ve onun evine ziyarete gitmeye karar verir.Kız arkadaşı Kitty onu görünce şaşırır ve içeriye  ısınmak için davet eder.Kitty onun elbiselerini kurutmak için çıkarmasıni söyler.O anda ik,li arasında bir yakınlaşma olur ve o gece beraber olurlar.Yaın sabah Joseph eve döner fakat İva niçin tüm gece gelmediği için sormaz,çünkü Myrona gitiğini düşünür.Bu olaylardan sonra Joseph daha erken askerliğe gitmek için şubeye dilekçe verir.Eve döner ve İva’ya söyler.İva  askerliği daha çabuk bitsin diye yapmış olabilir düşünür ve karşı çıkmaz.Ertesi gün Joseph askerlik şübeye kan tahlili ve gerekli kontroller için gider.İva ona gerekli olabilecek tüm malzemeleri hazırlamıştır.Joseph jain askerliğe gedecek ve kitabı şöyle  bitirir:

 Yaşasın düzenli  günler,saatler!

 Ve ruhun zaferi! Yaşasın düzen disiplin!

 

 

 

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

 

 Kitabın ana fikri hayatta her şey bir düzen içinde yürümesi gerektiği ve bu düzene ayak uymamız gerektiğidir.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

Kitaptaki şahıslar:Joseph işsiz, karısı İva hoşgörülü bir kadın , Myron arkadaşı fabrikatör, Kitty dul  ve çapkın,Amos abisi ,Dolly karısı.Etta yeğeni.

 

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

Kitap çok çekici nobel kazanmış bir kitap’tır.Arkadaşlara okumalarını tavsiye ederim.

 

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

YOK

 

 

 

 HAZIRLAYANIN          :

 

İMZASI                           :

ADI VE SOYADI            : ERVİN FETİ

APOLET NUMARASI   : 4900

KISMI                              : 94

TARİH                             : 15.05.2002

 

 

Ön izleme

1. KİTABIN ADI:

Mustafa Kemal ve Latife

2. KİTABIN YAZARI:

İsmet BOZDAĞ

3. YAYIN EVİ:

İnkılâp Kitabevi

4. BASIM YILI

1989

 

  1. KİTABIN KONUSU:

 

Atatürk, "Gazi Mustafa Kemal" günlerinde, İzmir'de bir genç kızla tanışır ve evlenir. 2 yıl, 6 ay, 4 gün birlikte yaşarlar.  25 Ağustos 1925 günü, Latife Hanım: "Latife Gazi Mustafa Kemal" olarak çıktığı İzmir'den; sadece "Latife" olarak yine İzmir'e döner.

Kitap, “Nasıl tanıştılar, nasıl yaşadılar, niçin ayrıldılar?” sorularına cevap aramaktadır..

 

2. KİTABIN ÖZETİ:

 

12 Eylül günü İzmir, bir savaş sonrası karışıklığına yuvarlanır. Mustafa Kemal Atatürk’ün  karargâhının da bulunduğu Kordonboyu’na doğru aynı anda başlayan yangın ve patlamalar hızla ilerlemektedir. Bu nedenle Fevzi ve İsmet Paşa’lar Göztepe’de ailece Avrupa’da olan İzmir’in sayılı zenginlerinden Uşaklızadeler’in köşkünü karargâh olarak tayin ederler.  Ev baştan aşağı yenilenir ve Atatürk’ün ziyaretine hazır hale getirtilir. Evde kendisine misafirden çok ev sahibi gibi davranılır. Atatürk’ün hayatında bir çok kadın olmuştur. Ancak O, Latife’de Karin’in yararlı olma hevesini, Mitti’nin sevecenliğini, Mara’nın anlayışını ve Fikriye’nin büyük saygısından bir şeyler var olduğunu düşünür. Günler çabuk geçer ve Atatürk Ankara’ya oradan da Bursa’ya hareket eder. Ancak Latife ümidini yitirmez ve peşinden sayfalarca mektup yazar ve cevap olarak sadece önceden kararlaştırılmış olan Atatürk’ün Bursa’da gerçekleştirlecek olan kurtuluş şenliklerine kendisinin davetinin iptali olmuştur. Bu onda büyük hayal kırıklıkları yaratır ama kısa zamanda yeniden toparlanır çünkü Atatürk O’na İzmir’de beklemesini emretmiştir. Tek sorun vardır, o da neyi bekleyeceğidir.

 

Bu arada tüberküloz teşhişi konan Fikriye, İsviçre'de tedavi görmeyi, daha önce Bursa'da Gazi'ye eşlik etme şartıyla ancak kabul etmiştir. Bu nedenle Latife'nin daveti iptal edilir ve Refet Bey, akrabaları ile vedalaşmak isteyen Fikriye'yi Bursa'dan İstanbul'a götürmekle yükümlü kılınır. Bunun yanıda annesi Zübeyde Hanım da oğlunun “mürüvvetini” görmek için acele etmektedir. Atatürk’ün ise kafası çok meşguldür, sonuçta yeni kurulmuş bir devletin başkanıdır. Yapılması gereken bir çok iş vardır. Lozan Barış Konferansı’nda Ankara'da saltanat ve seçim yasası alanlarında yapılan değişiklikler tartışılırken, Mustafa Kemal'in özel yaşamı ile ilgilenecek fazla zamanı yoktur. Latife ile evlenmek istediğini kanıtlamak ve genç kızı daha fazla bekletmek istemediği ıçın, her zaman olduğu gibi yine stratejik kararlar almaktan vazgeçmez ve kendine iki hedef belirler. Şiddetli artrit ağrılari çeken annesini sicak ve kuru Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü İzmir'e yollar. Uygun hava şartları hem yaşlı kadının sağlığına iyi gelecek, hem de Zübeyde Hanım, Latife'nin ailesınin evine konuk gidip, oğlunun yapacağı bu evliliğe olumlu baktığını göstermiş olacaktır. Konuğa armağan olarak sunulan ''Sakarya'' isimli siyah cins at Zübeyde Hanım'ı pek fazla memnun etmez çünkü Latife'nin de çok iyi anladığı gibi, atı kabullenmekle, gelini esaslı bir şekilde tanımadan önce bu evliği onaylamış görünmekten kuşku duyuyordur.

 

Kendisini karşılamak üzere kompartımanına kadar gelen Latife Hanım ile Zübeyde Hanım'ın aralarındaki tezatın tek nedeni salt yaş farkı olamaz. Yaşam deneyimine karşı eğitim,kaderciliğe karşı kaderini kendi belirleme isteği ve yoğun bir duyarlılığa karşı soğuk bır mantık. Bu genç bayan, Zübeyde Hanım’a daha ilk andan itibaren itici gelir; kendisine eşlik eden Mustafa Kemal'in Yaveri Ali Bey'e itiraf ettiği gibi, kendisine gelin olarak Latife'nin yerine kardeşini tercih eder. Çeşitli olaylarla dolu kırk yıl boyunca oğluna yakın kadın olma özelliğinden kaynaklanan anaca bir kıskançlığın da bunda önemli bir payı olabilir. Yine de gerçek duygularını saklar. Ankara'dan tanıdığı ve güvendiği Yaver Ali'ye yalnızca bir kez şu soruyu sorar: ''Bu genç hanımın Mustafam'ı mutlu edeceğine inanıyor musun?'' Zübeyde Hamın'ın sağlığı İzmir'e geldiğinin ilk on gunü içinde ne gariptir ki kötüye gider. Ankara'ya geri dönmeyi çok ister ama doktor tren yolculuğunu kendisine kesinlikle yasaklanmıştır. Yaşamının sonuna geldiğini belki de hissettiği için ve oğlunu bir kez daha göremeyeceğinden korkarak Yaver’e Latife Hanım’ın Atatürk’le evliliğine onay vermadiğini söyler. O’na göre Latife Hanım “iyi bir kız” dan çok “iyi görünmeye çalışan bir kız” rolündendir. Ancak Zübeyde Hanım’ın vefatından sonra olaylar beklendiği gibi olmaz .

 Latife Hanım Yaver’in kanına çoktan girmiştir. Atatürk’ün İzmir’i ziyareti sırasında bu evliliğe onay çıktığı bildirilir. Atatürk’te bunu vasiyet kabul ederek Latife Hanım’la 29 Ocak 1923 tarihinde evlenir.

 

Evlilik günü aile içinde yenen bir yemekle sona erer. Herkes gittikten sonra Mustafa Kemal, Karabekir ve Fevzi Paşa'larla masa sohbeti biraz daha sürdürülür ve Kurtuluş Savaşının en zor günleri hep birlikte yadedilir. Latife Hanım o gece, damadın kendisine biçtiği rolü şaka mahiyetinde diğer Paşa'lara da aktarmasına hiç ses çıkarmaz. Ama çift 20 Şubat'ta Ankara'ya döndükten sonra ise, bulundukları mertebeye layık bir evlilik yaşamı konusundaki fikirlerini gerçekleştirmek üzere harekete geçer. Fikriye'nin izlerini hala taşıyan Çankaya'daki evin sadeliği karşısında büyük düşkırıklığına uğrayan Latife Hanım, iç dekorasyonu yeniletir, erkek hizmetlilerden yemek servisi sırasında beyaz eldiven takmalarını ister ve yaverlere, Gazi'nin yatak odasına yalnızca kendi izni ile girebileceklerini belirtir. Biraz daha zaman geçince Mustafa Kemal'in ünlü ''sofra sohbetlerine'' ne denli karşı olduğunu ve sinirlendiğini göstererek - bir keresinde akşam yemeği boyunca yapılan konuşmalar fazla uzayınca yemek salonunun üstündeki kendi odasında topuklarını yere vura vura yürüyüp, protestosunu belli etmiştir - hayatının ve vatanın Kahramanı olan bu erkeğin özel yaşam biçimine ne denli uyumsuz kaldığı iyice belirgin hale gelir. Gazi de bu konuda eşine herhangi bır ayrıcalık tanımayacağı yolunda tavrını koyunca, kişisel ihtirasın ikinci derecede rol oynadığı, modern ve vatanperverlik duygularının ağır bastığı bu evliliğin yolunda gitmemesi kaçınılmaz olur. Çankaya'daki ev hayatı, Latife'nin varlığı ile öylesine büyük bir değişikliğe uğramıştır ki, Nuri (Conker) ve Salih (Bozok) Bey'ler gibi çok eski arkadaşları bile çok ender olarak gelip gitmeye başlarlar. Latife yalnızca odaların dekorasyonunu değiştirmekle kalmaz, babasının evinde alıştığı üzere kendi aile hayatına da toplumsal bir çerçeveden bakmaya başlar. Kocasının kişisel özelliklerini ve alışkanlıklarını asla dikkate almadan, tıpkı sert bir asker gibi resmi etikete ve seremoni yönü ağır basan davranışlara büyük önem verir. Kendi görüşüne göre içine düştüğü bu keşmekeşten, mazbut bir insana yakışan medeni bir yuva yaratma çabasındadır. Verdiği "akşam davetlerine" canı her isteyen gelemez, davetli sayısını yalnızca o belirler, istediğini çağırır, hoşlanmadığı kimseleri ise asla çağırmaz ve beylerden, eşleri ile birlikte bu davetlere katılmalarını ister.

 

 Aynı oranda inatçı ve egzantrik olan bu ikilinin ilişkisi, Fikriye'nin geri dönmesi ile birlikte daha da zor bir döneme girer. İsviçre'de gördüğü tedaviden sonra hastalığı bir ölçüde iyileşmiş olan Fikriye, Paşa'sının Latife Hanım ile yaptığı evliliği Münih'te öğrenir vebir trenle İstanbul üstünden Ankara'ya gelir. Gelir gelmez de doğru Çankaya'ya gider. Latife, Yaver Ali'den Fikriye Hanım'ın geldiğini öğrenince, soluğu derhal şehirden eve yeni dönmüş olan Mustafa Kemal Atatürk’ü de yanına alır. Fikriye, karı kocayı karşısında görünce bir heykel gibi donup kalır. O andan itibaren rüyalarının erkeği olan bu adamın yanında artık geri plana itilmiş olması ona çok acı gelir ve bir öğleden sonra tek kurşunla hayatına son verir.

 

 Bu trajik olaydan sonra Mustafa Kemal kendine ayırabildiği kısıtlı saatleri, Ankara'ya gelişinin ilk aylarında genelkurmaylık olarak kullandığı tarım okulunun çevresinde geçirmeye başlar. Bu O’nu biraz olsun rahatlatmaktadır. Ancak bu sayede evde esen soğuk rüzgarlardan kedisini uzak tutabilmektedir.  Kendisini devlet işlerine verir. Latife Hanım’a kırgındır ancak bunu O’na göstermek istemez. Kısa bir zaman sonra da Mustafa Kemal devrimlerini halka tanıtmak amacıyla Latife Hanım ile birlikte günlük bir yurt gezisine çıkar. Ama Latife Hanım ile Gazi arasında yolculuk boyunca tartışma ve çatışmalar hiç eksik olmaz çünkü halk her yerde Gazi Paşa'sına büyük sevgi gösterilerinde bulunur, Latife Hanım ise bu durum karşısında geri planda kaldığını ve ihmal edildiğini düşünerek türlü huysuzluklar yapar.

 

Evliliğinin bitmesinde bardağı taşıran son damla ise Mustafa Kemal'in muhafız alayından askerlerle her akşam yapmayı adet edindiği minik sohbetine Latife Hanım'ın gereksiz yere karışmasıdır. Günümüze değin ülkede her yıl çeşitli turnuvaları yapılan ve o yıllarda Çankaya'daki muhafızlar arasında da çok tutulan ata sporu güreşi, Gazi de tıpkı diğer Türk erkekleri gibi çok sever. Atatürk, bu müsabakalardan birini, şeref konuğu olarak ilgi ile izlerken Latife Hanım derhal duruma el koyar, ona Kemal'e derhal eve girmesini ve askerlere yakınlık göstererek, kendi aile durumunu bu denli küçük düşürmekten vazgeçmesini söyler.

 

Mustafa Kemal aynı akşam İsmet İnönü'ye telefonda evliliğini artık bitireceğini açıklar ve bu haberin gazetelere bildirilmesi talimatını verir. 1926 yılının Şubat ayına dek Türkiye'de geçerli olan eski İslam hukukuna göre bir erkeğin karısına üç kez "boş ol" demesi ve onu babasının evine geri göndermesi boşanma için yeterlidir. Mustafa Kemal'in bu töreyi uygulamaktan kaçınmış olduğu kesindir. Ama ertesi gün, 5 Ağustos 1925 tarihinde sabahın erken saatlerinde ata binmek üzere evden çıkarken yaverlerinden birini, Latife Hanım'ın bavullarının toplanması ve İzmir'e ailesinin yanına dönmesinin sağlanması ile görevlendirdiği bilinen bir gerçektir.

Latife, Gazi'nin emrine derhal uyar ve ne gariptir ki, o günden sonra ne Gazi'nin eski eşi olarak, ne de kendi adına toplumun karşısına bir daha asla çıkmaz. İstanbul'da Japon konsolosluğunun yakınlarında, Taksim ile Boğaziçi arasındaki eski ve güzel Türk konaklarından birinde oturur, biyografların ve gazetecilerin evliliği ya da Gazi hakkındaki konuşma isteklerini kesinlikle geri çevirir. Yalnız ne zaman Ankara'dan bir ziyaretçisi gelse, şu soruyu sormadan yapamaz: "Paşa nasıl?" Ve her zaman da aynı yanıtı alırdı: "Her zamanki gibi, Latife, her zamanki gibi..." 1975 yılında öldüğünde evi, yanında tam bir Avrupalı kadına, yokluğunda ise tam bir Doğulu kadına has yaşam sürdüğü hayatının erkeğinin resimleri ve fotoğrafları ile dopdoludur.  

 

 3.KİTABIN ANA FİKRİ:

 

Mustafa Kemal, normal bir aile yaşantısına eğilim göstererek, kendi açısından bilinçli, eğitim almış ve politik görüş sahibi bir kadınla evlenerek, devrimlerini hayata geçirmek için yaptığı sistematik çalışmaların bir parçası olan resmi nikâh ve kadın özgürlüğü hareketine de iyi bir örnek oluşturabileceği kanaatini taşıyordu. Latife Hanım bu pozisyon için aranan modeldi..

 

Mustafa Kemal ile Latife Hanım arasındaki ilişkinin özel bir boyuta sıçraması memnuniyet verici bir olaydır. Ama ne o, ne de Gazi'nin diğer yakın arkadaşları sabahlara dek süren ve rakı ile zenginleştirilen "sofra sohbetleri"ne kurallarla düzenlenmiş bir özel yaşamın bile engel olamayacağının bilincindedirler.  İşte Latife Hanım, bunu kabullenmek istememektedir. O’nun için her ne kadar o rakı sofralarında devlet meselelerinin konuşulsada sonuçta O’da Mustafa Kemal’in eşidir ve gereğinde kendisiyle de ilgilenilmesini ister. Kitapta da geçtiği gibi Latife Hanım, yeri geldiğinde Atatürk’ten halkı dahi kıskanmıştır.

 

Latife Hanım, kocasının kişisel özelliklerini ve alışkanlıklarını asla dikkate almadan, tıpkı sert bir asker gibi resmi etikete ve seremoni yönü ağır basan davranışlara büyük önem verir. Kendi görüşüne göre içine düştüğü bu keşmekeşten, mazbut bir insana yakışan medeni bir yuva yaratma çabasındadır. Ama Atatürk bu konulardan fersah fersah uzaktır, olmakta zorundadır…

 

4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

Latife Uşaklıgil, yurt dışında mükemmel bir eğitim görmüş, kültürü ve özgüveni ile çağdaş Türk kadınının ideal bir modelidir. Atatürk’ün Latife Hanım’a olan ilgisinin temelinde belkide bu yatmaktadır. O’nu Türk kadınının bir sembolü haline getirerek gelişmekte olan Türk Devleti’nin kadınlarına asıl yaşam standartlarının ve sosyal toplumda kendisinin yerini göstermek istemesidir. Anadolu gezilerinin tamamına yakınıda Atatürk’le birlikte gezmiş olan Latife Hanım, O’na gösterilen bu ilginin farkına varamamış, sürekli soğuk rüzgarlar estirmiş, gerekirse üst katlara çıkıp alt kattaki toplantı veya eğlenceleri topuklarının üzerinde sıçrayarak rahatsız etmiştir. Kısaca Atatürk, O’nun  için her ne kadar evliliğin başında “devlet başkanı”da olsa bu ileriki zamanlarda değişir.

 

Mustafa Kemal, kendine ait özel bir yaşam kurma düşlerine daldığı anlardan birinde, kendisini bekleyen devrimlerle ilgili yapması gereken çalışmaların kişisel desteği olmadan da yürüyebileceğini düşünüp, evliliği bir çare olarak görmüş olabilir. Yaşamını huzur ve sükûnet içinde, normal bir vatandaş gibi sürdürmeye duyduğu derin özlem var olsa bile artık bu sade, basit ve rahatlatıcı mutluluğu yakalayabileceği günler onun için çok gerilerde kalmıştır. Askeri akademide öğrenciyken Büyükada'da yıldızların altında içinde var gücü ile duyumsadığı sanat aşkını geri plana iter çünkü, bundan çok daha güçlü bir dürtü ile, önce askeri faaliyetler sonra ulusal direniş hareketinin örgütlenmesini koordine etmek ve en sonunda da okuma yazma bile bilmeyen, yalnızca Kur'an okullarında eğitim alabilen halkının eski İslamcı temel üstüne modern ve Avrupai bir devlet inşa etmesini gerçekleştirmek gibi bir yoldan başarıya ulaşması gerekmektedir. Herhangi bir sanat dalına yönelerek kişisel doyuma ulaşmaya ilişkin gençlik hülyaları onun gibi duyarlı ve güçlü karakterlerin her zaman bir parçası olmuştur. Normal bir aile yaşantısına eğilim göstererek, kendi açısından bilinçli, eğitim almış ve politik görüş sahibi bir kadınla evlenerek, devrimlerini hayata geçirmek için yaptığı sistematik çalışmaların bir parçası olan resmi nikâh ve kadın özgürlüğü hareketine de iyi bir örnek oluşturabileceği kanaatini taşır. Ama o anki cazibenin yarattığı zayıflıkla, İsmet ya da Ali Fethi Bey'ler gibi çok genç yaşında aile sahibi olmadan, yirmi seneden fazladır yalnızca asker olarak yaşadığını ve tüm kişiliğini yeniden şekillendirici görevlere, o anda da Türk toplumuna adadığını unutur ki Latife Hanım’la evlilik O’nu bir çok konuda sarsar. Kendisine râkip olmak isteyenler için bulunmaz bir fırsat olur. Ancak Atatürk bunların da üstesinden gelmeyi başarır.

 

Zübeyde Hanım beyaz i1erlemiş yaşına karşın cildi kırışıksız ve ışıltılı, metal çerçeveli gözlüklerinin ardındaki iri lacivert gözlerinde ise hem derin bir ciddiyet, hem de aynı zamanda muzip bir gülümsemesi olan bir insandır. Ciddi ve mühim meselerde sade ve anlaşılır dil kullanmaya gayret ederken, normal zamanlarda kendi şivesi ile konuşmayı tercih eder. Latife Hanım’la her ne kadar tanışmaları güzel geçsede bu evliliğn olmaması gerektiğini sadece analık duygularıyla sezdiğini dile getirir. Lâkin vefâtının yaklaşması nedeniyle bunu oğluna iletemez.

 

Salih Bozok, Latife Hanım’ın Atatürk’le evlenmesinin arifesinde ikisinin evlenmesi için gerekli olan kilit isism olur. Bunun olmasını da Latife Hanım sağlar. Yıllardır hizmetini görüdüğü Mustafa Kemal’e annesinin evlenmelerine karşı çıktığını söylemiş olsaydı bu tatsız olaylarda olamayacaktı ki evliliklerinin üçüncü günü itibariyle Latife Hanım’ın Atatürk’ten uzaklaştırmaya çalıştığı yegâne insanlar arasında olmuştur.

 

5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

Kitap, Atatürk’ün bir devlet adamı yanından çok O’nu bir insan olarak ele alır . Bir kadınla olan münasebetleri, evde çıkan sorunlar karşısındaki tutumu ve bu durumu kendi lehine çevrime çabalarını anlatmaktadır.

 

Devletin en gizli işlerinde dahi bir an olsun yanından ayrılmayan, belki de Atatürk’ün en güvenilir insan olarak bildiği, senelerce hizmetinde çalışmış olan Salih Bozok’un, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın evlenmemeleri gerektiği konusundaki uyarısını dikkate almayarak Atatürk’e yalan söylemesi, Atatürk için büyük bir kayıptır.

 

Atatürk’ün hayatı boyunca yaptığım en büyük hata olarak nitelendirdiği evliliğin olması tamamen Latife Hanım’ın büyük gayretleriyle olduğunu görmekteyiz. Mustafa Kemal’e yaklaşabilmek amacıyla çok çeşitli yollar denemesi, ulaştığında ise kendini göstermek için türlü davranışlar sergilemesi bunlara örnektir. Ancak bundan öce evlendiği kişinin normal bir insan olmadığını düşünmesi gerekirdi. Sonuçta Atatürk yeni kurulmuş olan bir devletin başkanıdır. Latife Hanım’a diğer kocalar gibi sevgi ve ilgi ile yaklaşması düşünülemez bir gerçektir. Bu da Latife’nin kişiliği ile bağdaşmamaktadır. O, bunları kabullenmek yerine olayları kendi lehine döndürme savaşına girer. Ama bunda bile başarılı olamayacaktır. Ama O, herşeye rağmen evliliğini elinden geldiğince gerek Latife Hanım’ın haysiyeti gerekse başkanı olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin itibarı için onunla elinden geldiğince iyi geçinmeye çalışır. Olaylarda alttan alan hep Mustafa Kemal olur. Ancak bunlar bile boşanmayı engelleyemez..

 

 

6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

İsmet Bozdağ, 13 Mart 1916 yılında Bursa'da doğdu.İ.Ü.İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsünü bitirdi.Memurluk ve gazetecilik yaptı.Önce şiir yazdı, sonra araştırmaya yöneldi.Radyo oyunları vardır.1940-1952 yılları arasında Ankara Radyosunda 23 oyunu yayınlandı.

 

ESERLERİ

Şiir:Üç mum Yandı, Gönderilmemiş Mektuplar

Diğer Eserleri:Başvekilim Menderes,Atatürk ve Eşi Latife Hanım,Atatürk İnönü Bayar Çekişmeleri,Atatürk'ün Sofrası,Abdülhamid'in Hatıra Defteri,, Demokrat Parti ve Ötekiler,Kemal Tahir'in Sohbetleri,Atatürk'ün Anıları, The Ard İdea, Üçüncü Çözüm,İşte Japon Modeli,Sovyet Marksizmi Çin Marksizmi ve Türkiye Gerçekleri,Osmanlı Devlet ve Toplum yapısı,Bir Darbenin Anatomisi/ 27 mayıs İhtilali,Demirkırat Aldatmacası,Değişim Şafağı,Mustafa Suphi'yi kim Öldürdü?, Osmanlıların Son Kahramanları,Abdülhamid'in Eşi Pesendun Hanım'ın Anıları,Beyaz Anılar.

 

 

 

 

 

1.Atatürk'ün Avrasya Devleti

İsmet Bozdağ

Tekin Yayınevi  

 

Atatürk'ün gözünde Milli Misak'ın anlamı nedir? Milli Mücadele'de, Sovyetlerden, ne zaman ve ne kadar yardım aldık? İran'a 1923 yılında Uçak armağan ettik mi? Neden?...

Enflasyonun yüzde 250'lerde olduğu 1924 yılında 100.000 altın harcayarak: "Türkiyat Enstitüsü" kurduk, Etnografya Müzesi"nin temellerini attık mı?..

 

Niçin?.. Dil Kurumu, Tarih Kurumu'nun kurulmasında gözetilen hedef nedir? Bu Hedef'den Kim ve niçin saptı?.. Atatürk ve İnönü hangi fikirde çatıştılar?.. Kim haklı idi?.. Atatürk, İnönü'nün çocuklarına okumalarını sağlamak için mirasından pay ayırdı mı?.. Niçin?..Atatürk'ün "Siyasi Vasiyeti" var mı?.. Neydi ve uygulanmasını kim önledi?.. Atatürk, kimin Cumhurbaşkanı olmasını istiyordu? Kim oldu?.. Bütün bu soruların cevapları, bu kitapta!

 

2.Sultan Abdülhamid'in Hatıra Defteri

İsmet Bozdağ

Pınar Yayınları

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HAZIRLAYANIN           :

 

İMZASI :

ADI VE SOYADI : Tunahan HAZİNEDAROĞLU

APOLET NUMARASI : 4901

KISMI            :                94

TARİH                     :               13.03.2002

Ön izleme

1. KİTABIN ADI:

Ateş Gecesi

2. KİTABIN YAZARI:

Reşat Nuri GÜNTEKİN

3. YAYIN EVİ:

Anka Ofset A.Ş.

4. BASIM YILI

1989

 

 

1.KİTABIN KONUSU

Yazar kitapta; insan oğlunun evrende yalnız olmadığını ispatlayarak çarpıcı kanıtlar ortaya koymaktadır.

 

2. KİTABIN ÖZETİ:

 

 Reşat Nuri’nin en güzel aşk romanı, Ateş Gecesi; 1942’de yayımlanmış, 14. romanı. Ateş Gecesi, yalnızca Reşat Nuri’nin en güzel aşk romanı değil, 60 yaşına karşın, bugün de, Türk edebiyatının en güzel aşk romanlarından biri.

 Ateş Gecesi, on sekiz yaşında, Milas’a sürgün gönderilen Kemal Murat’ın ağzından anlatımlamkta; ama Kemal Murat’ın yaşamını anlattığı zaman kırk yaşının üstündedir. Bunun için on sekiz yaşındaki gencin “Milas’ta yaşadığı iki sene” anlatılırken, zaman zaman elli yaşındaki adamın görüş açısını da okuruz.

 Abisinin, Veliaht Reşat Efendini’nin saraylılarından olması ve bunun normalde kabul edilemez olması sonucu Murat Kemal, diğer abileriyle birlikte sürgüne gönderilirler.

 Kemal, on sekiz yaşında, alabildiğine sevimli, cebi altın dolu bir genç; Kaymakam pek sever Kemal’i ve onu ilk gece mahalleyi tanıtır. Kjemal, Rum mahallesinde kalacaktır. Kalacak yer olarakta Matmazel Varvar Dudu’nun evinde kalması uygun görülür. Varvar Dudu, elliyi geçmiş bir kızdır. Vaktiyle nişanlısı ölmüş, hâlâ yasını tutar ve Ferhat’ın Şirin’i gibi yanar, tutuşur. Bir kız kurusu durumuna gelmiş olmasına karşın ölmeyen özlemleriyle, tittizlikleriyle, gösterişçiliğiyle hala ruhu genç bir bayandır.

 Kaymakam, ev sorununu çözdüğü Kemal’e bir de iş bulur: Mühendis yamaklığı.

 Kemal’in niçin sürüldüğü bir sır gibi tutulmaktadır. Mahalleli sürülmesinin sebebini bulamamakla birlikte ağzından laf almayı da başaramaz. Ancak sürülmesinin sebebini büyük ve önemli bir şahsiyet olmasına yorulur.

 Sürgün’e alışmaya çalışan Murat’ın babası, arkasından elbise bavulunu gönderir: Her gün başka bir kıyafetle dışarı çıkarmakta, renk renk gömleklerini, kravatlarını, iskarpinlerini göstermektedir. Ve Rum kızlarıyla ilişkiler kuyrulur: Stematula, Maryanti, Eleniça, Despina, Rina, Miyeris, Penelopiça…

 ”Ateş Gecesi” , daha doğrusu “Ateş yortusu Gecesi” oranın sakinleri için çok büyük önemi olan bir gecedir. Sürekli çan çalar, yortu elbiselerini giyen mahalle büyükleri kiliseye giderler.

 Kemal, ilk defa o gece görürü Afife’yi. Kemal, konuşmak ister; kız, Rumca cevap verir. Kemal, ertesi gün, Stematula’dan gerçeği öğrenir: O matmazel Yunanlı değildir, Osmanlıdır. Giritli olduğu için çok iyi Rumca bilmektedir, Doktar Selim Beyin kız kardeşidir, ateş gfecesini görmek için misafir olarak gelmiş, dört yıldır İzmirli bir tüccarla evlidir, kendini tanıtmadan Kemal’I görmek istemiş, Kemal’I kiliseye çağırma işini de Stematula’ya yüklemiştir.

 O günlerde Kemal’in babasıyla annesi, sürgündeki oğullarını görmeye gelirler. Anne hastadır. Doktor Selim Beyi çağırırlar. Doıktor, Kemal’in babasını tanır: Hanya’da, ona, “Bursalı Binbaşı” denildiğini ve onun kanhramanlıklarını anlata anlata bitiremez.

 Reşat Nuri meydanlarıyla, sokaklarıyla, Rumları, Ermenileri ve Müslümanlarıyla, sokaklarıyla, Rumları, Ermenileri ve Müslümanlarıyla, günlük yaşamıyla, büyük sorunlara değinen tartışmalarıyla, hiç acele etmeden, büyük bir saburla, bir dünya kurmakta olduğu da o kadar açık… bu kurmaca dünyada artık Kemal’in büyük aşkı için gerekli bütün koşullar hazırlanmaktadır.

 Kemaller Selim Beylere davetlidir. Burada Kemal Afife hakkında biligiler edinir: On altı yaşındayken İzmirli bir tüccarla evlendirmişler; Rıfkı Bey’, zengin bir halı tüccarının oğlu. Önce öğrenim, sonra iş bahanesiyle bir kaç defa Avrupa’ya gitmiş,”yaptığı haşarılıklarla” babasının vasiyetini hayli sarsmıştı. Onun ölümünden sonra ise ticrathane büsbütün dağılmıştı. Ancak Afife kocasını hem sevmemekte, hem de adamın çapkınlık ve serseriliklerinden bıkmıştır. Afife’nin Rıfkı Bey’den bir çocuğu olmuş. Üç yaşına yaklaşan bu çocuk, İzmir’de Rıfkı Beyin annesinin yanındadır.

 Kemal’in babasıyla annesinin misafirlikleri kırk gün sürer. Bu onda hiç ummadığı bir üzüntü yaratır. Bir gün, dağlarda dolaşırken düşer, bacağını kırar. Doktor Selim , Kemal’I tedavi için evine taşır. Kaymakam kitaplar getirir.

 İzmir’e giden Afife, Selim Beyin anlatımıyla bir gün “bir aile ihtilafı yüzünden telgraf bile çekmeden” Milas’a döner. Kemal, hasta yatağında yatarken Afife odaya uğrar. Murat, Afife’nin gelişine çok sevinir. 

 Kemal, Doktor Selim Beyin evinde yirmi sekiz gün kaldıktan sonra iyileşir ve Varvar Dudu’nun evine döner. Murat, Afife’yi gerçekten sevdiğini işte o anlarada anlamaya başlar. 

 Kemal, âşık olduğnu fark ettikten sonra, bu aşkın çözümlemesini “şimdiki” zaman içinde yapmıyor da 30-40 yıl sonrasının Kemal’inin deneyimiyle yapmaktadır. O’na göre Afife’nin bu aşkı teşvik edici en küçük bir hareketi olmamıştır… Kemal o zamanlarda istediği zaman Afife’nin evine gidip gelebilmekte, akşam ziyafetlerinde onunla birlikte oturabilmektedir.

 O yılın yazına doğru Afife ile kocası arasında geçici bir anlaşma girişimi olur. Bu olay kıskançlıklardan, “bizim için artık yarın kalmadı” gibi bir roman cümlesinden intihar düşüncesine kadar bir çok kakrışık duygu ve düşünce içine girer ve Kaymakam’a açılmak zorunda kalır. Kaymakamın bunu öğrenmesi belli yerlerde Kemal’in yararına dahi olacaktır.  O zamana kadar Kemal’deki üzüntülü halleri yurt özlemine bağlayan Kaymakam’ın gerçekleri öğrendikten sonra, Afife’ye “yurt acısı” adını koyar ve bu acıyı dindirmek için daha çok ziyaretler başlar.

 Kemal, bununla da mes’ut değildir, ve sonunda Afife’ye “düşündüğü” yani “sevdiği” kadının kim olduğunu söyler.  Afife, Kemal’in bu konuda, kimseye tek sözcük söylememesi koşuluyla bağışlar. Ancak yorum yapmaktan da çekinir. Ne var ki Afife’nin “her şeyi” öğrendikten sonra Kemal’e gene kayıtsız davranması, Kemal’in insanlık gururunu kırmaktadır. İçinde sevginin verdiği bir nefret belirmeye başlar.

 1908 Temmuz’u Meşrutiyet İnlılâbı ile sürgünü biten Murat’ın ayrılırken son defa Afife’nin elini sıkarken hiç bir şey hissetmemesi onu çok burkar ve bu aşkın burada bitmesine karar verir.

 

İkinci bölüm “!918 yazı…” diye başlamakta, sürgünden dönüşünün tam onuncu senesini ifade etmektedir. Kemal henüz otuz yaşındadır. İttihatçıların desteğiyle çok büyük mevkilere gelir. Avrupaya tahsile gönderilmiş, Almanya’da tahsilini bitirmiştir. Büyük ağabeyi Suriye de kumandandır. Babası Balkan Savaşı’nda ölmüştür. Annesi ise rahatsız bedenine rağmen daha uzun seneler kimseyi üzmeyeceğe benzer.

 Birinci Dünya Savaşı’nın son aylarında, bir akşam, Kemal küçük ağabeyiyle birlikte, ağabeyinin Üsküdar’da, Sultantepesi’ndeki köşküne gider. Ve on yıl aradan sonra Afife’yi orada karşılar. Afife’nin kocası yedi sekiz yıl önce İzmir civarında bir vapur kazasında boğulmuş, ağabeyi Selim Bey de Balkan Savaşı’nda tifodan ölmüştür. Milas’taki büyük ev satılmış, iki kardeş kasaba içinde aldıkları başka bir evde oturmaktadırlar. Oğlu on beş yaşındadır; annesi onu Kuleli lisesine vermeye çalışır ve ağabeyinin sayesinde de sokar. Afife’nin İstanbul’da bir işi,kalmaz ama Kemal’in annesi onu bırakmak istemez.

 Kemal de Afife’yi görmek esiki zamanın unutulmuş şarkısını işitmiş gibi, kendisi eski zamanlardaki ruh halinin içine götürmesine neden olur. Ancak onu bir türlü affedememektedir. Afife’ye olan âkşı gelip geçmesine rağmen, artık intikama bile değmeyecek bir vaziyete gelmiş olan bu kadına kininin hala yaşadığını hisseder. Ancak ne olursa olsun  Selim Bey zamanında büyk bir misafirperverlik içinde yaşayan Kemal Murat, Afife’nin evde bulunduğu sürece dışarı çıkmamayı bir borç görür. Burada bir sır perdesi aralanır. Afife Murat’ın iki yıl önce öldüğünü sandığını söyler. Bu yalanı büyük abla uydurmuştur. Ancak sağ olduğunu öğrenmesi ile soluğu İstanbul’da alması bir olur. Bunun bütün sebebi ise Murat’ı aslında ilk gördüğü andan beri seviyor olması fakat bunu ona söylememiş olmasıdır. Ancak bu Kemal Murat’ın hislerinde değişiklik yaratmaz ve o anda tek isteğinin Afife’nin kedndisi olduğunu anlar, ve sonunda “Ateş gecesi” ile birbirinin aynı denecek kadar farksız bir gecede birlikte olurlar.

Afife, ayrılık günü onun kendisini uğurlamasınoı ister. Ancak Murat gelmeyecektir…

Bir sayfa sonra Kemal’in artık yaşlandığı dönemde, roman hâlâ evlenmemiş olan Kemal kendisine edilen bir vaate durulmamış bir adam hoşnutsuzluğunu kendisinden kurtaramaz. Ancak aslında ona veriliğ de tutumayan vaat yoktur.

 

3.KİTABIN ANA FİKRİ

 

İnsanı insan yapan en güzel guygulardan birisi de sevgidir ki en güzel yıllarını bunu paylaşabileceği birisini arayarak geçirebilmektedir. Bu kitabın ana fikri sevgiyi bulan insanların mevki, makam ve zaman kavramlarını hiç düşünmeden karşısındaki insana bunu söylenmesidir. Çünkü zaman her ne kadar geniş bir kavram olarak görülse de bunu ertelememiz belki de bu şansımızı kaybettiğimiz anlamına gelebilir.

 

 

4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

Kemal Murat, Padişah’ın fermanıyla Milas’a sürgün edilen kardeşlerden en küçüğüdür. On sekiz yaşında sürgüne giden Kemal, küçük yaşta özgürlüğü bulmuş kendisinin toplum tarafından “yetişkin” görülmesi için elinden geldiğince ağırbaşlı davranmaya gayret göstermiştir. Afife’ye âşık olmadan önce Kilise mahallesinde bir çok kızla bir arada olmuş hepsini de ustalıkla idare edebilmesini kendisine hâs bir meziyet olarak görmüştür.

Afife’ye olan aşkının “zamanında” karşılıkj görmemesi onda büyük bir hayâl kırıklığına sebep olmuş bu ileriki zamanlarda nefrete dönüşmüştür.

Afife, Selim Bey’in küçük kardeşidir. Küçük yaşta İzmir’de bir tüccarla evlendirilmiş, ondan da bir oğlan çocuğu olmuştur. Aile içinde bir rahatsızlığın olduğu roman içinde geçmekle beraber Afife’nin İzmir’den ağabeyinin yanına gelmesi daha sonra kocasının gelip gitmeleri aralarının çok da iyi olmadığını göstermektedir ki kocasının bayanlara karşı zaafiyeti bulunmaktadır. Romana göre “Ateş gecesi” Kemal’e âşık olmuş fakat bunu kendisine hiç söyleyememiştir. Ancak Kemal bunu kendisine yapılmış olan bir haksızlık olarak görmektedir.

Varvar Dudu, gençlik zamanında nişanlısının ölümünden sonra bir daha evlenmemiş olan ancak sevdiğini de ağzından hiç düşürmeyen elli yaşlarında bir kız kurusudur. İçi tamamen insan sevgisiyle dolu bu insan Murat’a kardeşiymiş gibi bakmış en küçük bir rahatsızlık duymaması için elinden geleni yapmıştır.

Selim Bey, Afife’nin ağabeyi misafirperverlikte üzerine olmayan bir insan görünümündedir. Ancak vurdumduymazlığı ailede çok kez problemlere neden olur. Bu sadece Kemal’in işine yaramaktadır. Bu sayede Osmanlı’nın katı kurallarını hüküm sürdüğü bir zamanda Afife’ye kolaylıkla yaklaşabilme imkânı bulmuştur.

Kaymakam, örf, âdet ve geleneklere bağlı bir insan olmaısın yanı sıra Kemal’in âşkını ilan etmesine ses çıkarmaması da onun aynı zamanda hâlden anlar bir kişilikte olduğunu gösterir ki o andan itibaren Kemal’e her türlü yardımı yapmayı da ihmal etmez.

Kemal’in annesi, çok rahatsız bir bayan olmasına rağmen babasından çok yaşamaış bir bayan olara geçmektedir.

Kemal’in babası, ailede her ne kadar siyasetten bahsettirmese de ağabeyinin sebebiyet verdiği sürgüne isyan etmemesi o zamanın devletine çok sadık bir insan olduğu göstermektedir.

 

 

5. KİTABIN HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

Ateş Gecesi”, biçim bakımından Reşat Nuri GÜNTEKİN’in en güzel romanlarından birisidir. Roman boyunca, Kemal’in ruhsal gelişimini göstermektedir.Anlatımdaki mizah öğesi güçlü ve ustaca kullanılmıştır.En küçük ayrıntılara dahi önem verilerek hazırlanmış olan kitap, sizi bir anda konun başında daha sonra başka bir yerine sürükleyebilmekte, kitabın içinde “Kemal Murat’ın yanında gezen bir insan” pozisyonuna düşürebilmektedir. Mesela Afife’nin kitabın sonlarına doğru herkesin ona “Kemal” derken onun “Murat” demesini onun için özel olduğunu göstermek istemesinin sebep olduğunu söylerken kitabın başında da Murat Kemal’in bu soruyu kendi kendine sorduğunu görmekteyiz.

 

6.KİTANIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

 Reşat Nuri Güntekin 25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ ni bitirdi (1912). Bursa’ da başladığı (1913) öğretmenlik hayatına çeşitli okullarda devam etti. Milli Eğitim müfettişi (1931), Çanakkale milletvekili (1933-43), Paris Kültür Ateşesi ve emekli (1954) oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra’ da öldü. İstanbul’ da Karacaahmet Mezarlığı’nda gömülü.

Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917’ de basılan Reşat Nuri, 1918’ de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu’ nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu’ nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride’ ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri’ nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi

Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. 7 Aralık 1956’da İstanbul’da öldü.

 

 ESERLERİ

Hikaye kitapları: Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930), vb.Gezi yazıları: Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966).Oyunları içinde en ünlüleri Balıkesir Muhasebecisi (1953) ve Tanrıdağı Ziyafeti (1955)’ dir. Bütün eserleri ölümünden sonra, eşi tarafından, bir külliyat halinde yeniden bastırıldı.

Romanları: Gizli El (1922), Çalıkuşu (1922), Damga (1924), Dudaktan Kalbe (1925), Akşam Güneşi (1926), Bir Kadın Düşmanı (1927), Yeşil Gece (1928),Acımak (1928), Yaprak Dökümü (1930), Kızılcık Dalları (1932), Gökyüzü (1935), Eski Hastalık (1938), Ateş Gecesi (1942), Değirmen (1944), Miskinler Tekkesi (1946), Harabelerin Çiçeği (1953), Kavak Yelleri (1950), Son Sığınak (1961),Kan Davası (1955),

Hikaye Kitapları: Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930)

Gezi Yazıları: Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966)

Oyunları:Balıkesir Muhasebecisi (1953), Tanrıdağı Ziyafeti (1955)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HAZIRLAYANIN           :

 

İMZASI :

ADI VE SOYADI : Tunahan HAZİNEDAROĞLU

APOLET NUMARASI : 4901

KISMI            :                94

TARİH                     :               15.05.2002

Ön izleme

TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYONU-1

KİTAP ÖZET FORMU

KİTABIN ADI

DOĞUNUN LİMANLARI

KİYABIN YAZARI

AMIN MAALOUF

YAYINEVİ VE ADRESİ

YKY YAYINLARI

BASIM YILI

EKİM 1998

 

 

 

 

 

KİTABIN KONUSU:

‘Doğunun Limanrı’ isimli roman Osmanlı prensliğine dayanan bir babanın ve yahudi bir kadının oğlu olan Kitabdar adlı hayali kişinin hayat hikayesini anlatmaktadır. Kitabın yazarı olan Amin maalouf bu kitabı 60’lı yılların sonuna doğru tanıştığı bir kişinin hayatından esinlenerek yazıyor. Bu kişi Lübnan’da doğmuş Parise giderek direniş hareketine katılmış tekrar Lübnan’a döndüğünde ise bir kahraman gibi karşılanmıştır. Kitapta da aynı olayların işlendiği görülmektedir.

 

KİTABIN ÖZETİ:

“Doğunun Limanları” bir zamanlar Avrupalıların doğuya giriş yaptıkları, tespih taneleri gibi sıralanan ticaret kentlerine verilen isimdir. “Doğunun Limanları” kelime anlamı olarak “Doğunun Merdivenleri” olup, bazı Akdeniz limanlarına Fransızların taktığı isimdir.

Olay 1976 Haziranında Paris’te bir metroda geçmektedir. Yazar, romana tablodaki bir resimden söz ederek başlamaktadır. Tabloda, deniz ve o maviliğin üstündeki gemi bulumaktadır. Yazar, bu tabloya hayran kalmıştır. Metroda bu tabloyu seyrederken gözleri, son derece ilgi çeken bir adama takılır ve bu bu adamı takip etmeye başlar. Bu takip neticesinde her ikisi Hubert Hugles sokağında karşı karşıya gelirler. Yazar,türlü yollarla bu adama yaklaşmaya başlar. Adamın yabancı olduğunu sezer ve ona yardımcı olmaya çalışır. Bu yardımlaşma sonucunda her ikisi dost olurlar. Adamın amacı, Paris’te direnişçilerin adını taşıyan 39 cadde ve sokağı gezmektir. Bu arada yazar ile yabancı arasında koyu bir muhabbet başlar. Yabancı adam, yazarın sorularına yanıt vermeye çalışır ve ona Pariste dört gün kalacağını söyler. Bunun üzerine yazr ondan Paris’te kalacağı dörrt gün içinde hayat hikayesini anlatmasını ister. Yabancı bunu kabul eder. Yabancının kaldığı otel odasına giderler ve yabancı hayat hikayesini anlatmaya başlar.

Olaylar bir Osmanlı prensesinin aklını yitirmesiyle başlar . Kitabdar adlı Acem doktor tedavi amacıyla onu Adana’daki evine götürür. Onu seviyordur ve bu güzel kızla evlenir. Bir çocukları olur.

Her türlü düzene isyan eden bu prens bir gün Adana’da çıkan ayaklanmalar nedeniyle en iyi arkadaşı olan Nubar adlı bir Ermeni ile Lübnan, Beyrut’a gider. Burada Nubar’ın kızı ile evlenir, bir kızı ve iki oğlu olur. Karısı oğlu Salem’i doğururken ölür.

Kitabın asıl kahramanı prensin babasının adını verdiği oğlu Kitabdar’dır.       

Kitabdar, isyan manasına gelmektedir. Oğlunun bir ihtilalci olmasını isteyen babası ona bu sebeple bu ismi vermiştir.

Kitabdar babasının onun hakkındaki tüm düşüncelere rağmen bir doktor olmak istiyordur. Ablasınında yardımıyla onu ikna ederek Paris’e tıp  okumaya gider. Fakültede çok başarılı olan İsyan bir gün barda arkadaşlarıyla beraberken katıldığı bir tartışma aracılığı ile Bertrand takma adlı bir direnişçi ile tanışır ve bir anda kendini 2.Dünya Savaşı’nda bulur. Bu sırada hayatının kadını olacak Clara ile tanışır. Savaştan sonra Beyrut’a dönen Kitabdar bir kahraman olarak karşılanır. Kısa süre sonra Clara da Hayfa’da dayısının yanına yerleşir. Bu tanışmayı takben Kitabdar ve arasında sıcak gelişeler olur ve evlenmeye karar verirler.                     

 Evlendikten sonra Hayfa ve Beyrut arasında gidip gelen çift, Clara hamileyken Hayfa’da kalmayı tercih ederler. 1948’de Kitabdar’ın babasının rahatsızlığı üzerine Beyrut’a dönüşü sırasında patlak veren Arap-Yahudi savaşı nedeniyle birbirlerinden ayrı kalırlar. Bu ayrılık Kitabdar’ın hayatını değiştirir.

Bu savaş nedeniyle Kitabdar karısını ve doğacak çocuğunu uzun süre göremez. Onların sağlığından duyduğu endişe, onu bir takım psikolojik sorunların içine iter. Davranışlarında gözle görülür bir değişme olur. Bundan yararlanan kardeşi Salem onu sadece zengin hastaların bulunduğu bir tımarhaneye kapattırır. İsyan, her gün onu uyuşturacak, deli olmasa bile onu deli gibi gösterecek sakinleştirici bir ilaç almak zorunda bırakılır. Yaklaşık yirmi yıl boyunca bu tımarhaneye kapalı kalan ve uyuşturulan isyan artık kurtulmanın imkansız olacağını düşündüğü  sırada kızı Nadya onun izini bulur ve hastane yöneticilerine anlaşılmaması için farklı bir kimlikle onu ziyaret eder. Bu Kitabdar için bir kurtuluş kaynağıdır. Artık kızının varlığından güç almaktadır. Kitabdar Nadya’yı bir kez görmüştür. Ancak çevresinden gelen nasihatlere uyarak, kız bir daha babasına gelmemiştir. Bu Kitabdar için üzücü bir olay olsa da onu hayata geri dönme arzusundan mahrum bırakmamıştır. Kahve içinde verilen uyuşturuyucuyu daha az alarak  hergün biraz daha kendine gelir.1976’da Lübnan da çıkan çatışmalar sırasında fırsatını bulup, yaşadığı hastaneden kaçan Kitabdar bir şekilde Paris’e gider ve orada Bertrand’ı bulur. Tüm yaşadıklarını anlatarak ondan Clara’nın adresini ister. Clara’dan 28 yıl sonra hiçbir şey bekleyemeyeceğini bilmesine rağmen yine de ona bir mektup yazar ve başından geçen her şeyi anlatır. Ondan cevap beklemiyordur, yıllar önce buluştukları bir limanda randevu verir.

Buluşma günü gelir. Buluşma günü yazarla Kitabdar’ın ayrılacağı gündür.

 Kitabdar yazarla randevu verdiği yeri yeniden bulma çabası ile dolaşırken karşılaşır. Bu karşılaşma sonucunda Doğunun Limanları adlı kitap oluşmaya başlar. Tüm roman dinleyen kişinin notlarından aktarılıyor ve buluşma günü olan 20 Haziran’da bu notlar tamamlanıyor ve kitap da bitiyor.

Yazar 20 Haziran’da buluşma yeri olan köprüyü görebilecek bir cafeye oturarak olanları izlemeye başlar. Clara köprünün ucunda gözükür. Daha sonra eski sevgililer birbirlerine yaklaşır ve  uzun uzun sarılırlar. Romanda burada biter.

KİTABIN ANA FİKRİ:

 Kitaptaki olaylardan çok durumlara bakacak olursak yazarı insanların milliyetlerinden çok onların insan olmalarının ve kardeş gibi yaşamalarının gerektiği düşüncesinde olduğu görülmektedir. Kitabdar isimli kahraman bir müslüman olmasına rağmen yahudi olan Clara ile evleniyor, kahramanın babası bir Osmanlı prensi ama en iyi arkadaşı bir ermeni ve bu sebepten dolayı bulundukları şehirden ayrılmak zorunda kalıyorlar. Kitabdar hiçbir ilgisi olmamasına rağmen Paris’te direniş hareketine katılıyor.

 

KİTAPTAKİ  OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMSESİ:

 Kitap tamamiyle Kitabdar’ın hayat hikayesini anlatmaktadır. Olaylar gerçek hayattan alınmıştır. Kitaptaki kişiler Kitabdar’ın ailesi ve arkadaşlarıdır. Kitabdar’ın arkadaşları şans eseri karşılaştığı ve daha sonradan aralarında pek bağlantı olmamasına rağmen samimi oldukları kişilerdir. Bertrand’la bir barda tanışmışlar daha sonra Bertrand’ın yanında direniş örgütüne katılmıştır. Clara ile polisten kaçarken tanışıp daha sonra evlenmişlerdir.  

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 Kitap çok akıcı ve okuyucunun ilgisini çeken bir kitaptır. Anlatılan olayların gerçek bi hayat hikayesi olması ve bu hikayenin Amin MAALOUF tarafından harmanlanması kitabın akıcılığını bir kat daha arttırmıştır. Yazar, çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz kültürünü diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da okuyucuya aktarmaktadır. Amin MAALOUF’un bu ve diğer kitaplarını herkese önerebilirim.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

 1949’ da Lübnan’da dogdu. Ana dili Arapça’ dir. 1976 yilindan
beri Paris’te yasiyor ve romanlarini Fransizca yaziyor. Kendini hem Lübnanli
hem de Fransiz olarak tanimliyor. Romanlarinda hep çocuklugunu ve gençligini
geçirdigi Doğu’ yu anlatiyor.

Yazar 1983 yilinda ilk romani “Araplarin Gözüyle Haçlilar” ile tanindi. 1986
yilinda yayimlanan ikinci romani “Afrikali Leo” ile ayni yil Fransiz-Arap
Dostluk Ödülünü kazandi. 1988’ de yayimlanan üçüncü romani
Semarkant” hemen hemen tüm dillere çevrilmistir. Maalouf’ un sonraki romanları Işık Bahçeleri (1991) ve Beatrice’ den Sonraki Birinci Yüzyil (1992) dir. Son romani olan Tanios Kayasi ile ise Fransa’nin en önemli ödüllerinden Goncourt Ödülü’nü kazandi.

 

 

HAZIRLAYANIN             :

 

İMZASI                            :

 

ADI VE SOYADI             :AYKUT AYDOS

 

APOLET NUMARASI     :4902

 

KISMI                              :94

 

TARİH                             :05.05.2002

 

 

Ön izleme

TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYONU-1

KİTAP ÖZET FORMU

KİTABIN ADI

SAVAŞ PİLOTU

KİYABIN YAZARI

ANTOİNE DE SAİNT EXUPERY

YAYINEVİ VE ADRESİ

NEHİR YAYINLARI

BASIM YILI

ŞUBAT 2001

 

 

 

 

 

KİTABIN KONUSU:

 Savaş pilotu isimli roman ikinci dünya savaşı sırasında Fransız ordusunda pilot olarak görev yapan yazar Saint EXUPERY’nin savaş esnasında aldığı bir keşif görevinin ve bu esnada yazarın kendi hayallerinin hikayesidir. Kitapta esas konu uçuş görevi değil bu görevin gereksizliği hiç bir amacının olmamasına rağmen kendi ve dicer uçak personelinin hayatının boş yere büyük bir tehlikeye sokulmasından duyduğu üzüntüyü anlatmaktadır. Kitabın büyük kısmı yazarın uçuş esnasındaki hayallerini anlatmaktadır.                                                                                                                                                    

       

KİTABIN ÖZETİ:

 Saint EXUPERY kitabına okul çağlarını hayal ederek başlıyor . gençliğinde bir okul gününde okulda arkadaşlarıyla yaptığı konuşmaları,arkadaşlarının özelliklerini, o yıllarda yaptıklarını anlatmaya başlıyor. Sonra hayal dünyasını bir kenara bırakarak gerçek dünyaya dönüyor. Aslında hayal gördüğü sırada bir birifing salonundadır ve uçuş emrinin gelmesini beklemektedir.bu kitapta Saint EXUPERY kendisinin başından geçen çok tehlikeli bir keşif uçuşunu anlatmaktadır. Kendisi Fransız ordusunda bir pilottur ve Almanlara karşı savaşmaktadır. Bu keşif uçuşunun aslında bir anlamı yoktur. Çünkü bu uçuşun tamamlanması ve sağ salim geri dönmek imkansıza yakındır. Daha öncede bu tür görevlere çıkan uçaklardan çoğu geri dönmemiştir. Geriye dönse bile getirdiği bilgiler bir işe yaramayacaktır. Çünkü Fransız ordusu ağır kayıplar vermiş ve geriye çekilmiş uçaklarının yüzde sekseni düşürülmüştür. Elde edien bilgiler kullanılamayacaktır. Uçuş emrini alır. Emri veren filo komutanıda bu görevin anlamsız olduğunu biliyordur. Ancak emir genel kurmaylıktan gelmiştir ve yapacak bir şey yoktur. Fotoğrafları çekecek olan teğmen Dutedre ve bir mitralyözcü ile birlikte uçuşa başlarlar. Uçuş esnasında 6 tane Alman avcı uçağı peşlerine takılır. Saint EXUPERY güneşe doğru uçarak avcı uçaklarının görüş alanlarından çıkar ve onları atlatır. Yazar avcı uçaklarından kaçarken bile hayaller görmektedir. Uçakları birer eşek arısına benzetmektedir. Kitap bu uçuş esnasındaki olaylar ve hayalerinden ibarettir. Avcı uçaklarından sonra fotoğraf çekmek için alçaldığı sırada çok yoğun bir ateşe maruz kalırlar. yazar bu ateşlerden de kurtulmasını bilir. Daha sonra önemsiz bir kaç yara alan uçakla birlikte üsse geri dönmeyi başarırlar ve orada bir kahraman gibi karşılanırlar. Özelliklede dokuz kilometre irtifada donmuş manevela ve aletlerle nasıl altı avcı uçağından kurtulduğunun duyulması onu cok iyi bir pilot olarak gözlerinde büyütmelerine sebep olmuştur. Yazar başından geçenleri ve hayallerini tekrar gözden geçirir ve neden böyle hayaller gördüğünü düşünür. Kitap bu şekilde biter.

 

 

 

 

KİTABIN ANA FİKRİ:

 Kitaptaki olaylardan çok durumlara bakacak olursak yazarın insanların milliyetlerinden çok onların insan olmalarının ve kardeş gibi yaşamalarının gerektiği düşüncesinde olduğu görülmektedir. Yazar kendi savaşa katılmış biri olarak savaşın

anlamsızlığını anlatmaya çalışmış. Bunu yaparkende kendi hayallerini örnek göstererek savaş öncesine dönmek arzusunu anlatmaya çalışmıştır.

 

KİTAPTAKİ  OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMSESİ:

 Kitap tamamiyle yazarın bir uçuş hikayesini  anlatmaktadır. Olaydan ziyade hayallerine yer vermiş kişiler üzerinde hiç durmamıştır . Kitapta en çok adı geçen kişi fotağrafları çeken teğmen Dutedre’dir. Dutedre’nin kişiliği hakkında bilgi verilmemiştir.

 

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 Kitap çok sıkıcı bir kitapdır. Olaylar tamamiyle geri plana atılmış ön plana yazarın hayal dünyası itilmiştir. Hayalleride tamamiyle parçalanmış durumda olduğu ve devamlı başka bir yerlere atladığı için çok karmaşık. Bu nedenle sıkıcı olduğunu düşünüyorum. Ama yinede okumak isterseniz deneyebilirsiniz. Belki siz benim gibi düşünmeyebilirsiniz.

 

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

 Saint-Exupery 1900 yılında Lyon’da doğdu. Askerliğini 1920’de hava kuvvetlerinde yaptı, sonra Latecoere şirketinin Toulouse-Casablanca hattında posta pilotu olarak çalıştı. Rio de Oro’da Juby burnu iniş şefliğine atandı, ardından, Patagonya hava seferlerini hizmete açmakla görevlendirildi (1929). Ancak, kısa bir süre sonra havayollarını bırakarak deneme pilotu oldu (1933), birçok önemli deneme uçuşunda görev aldı (Paris-Saigon, New York-Ateş ülkesi). 1940 savaşında keşif pilotluğu yaptı, mütarekeden sonra ABD’ye gitti, Kuzey Afrika’da müttefik birliklerine katıldı (1942), hava kuvvetlerine yeniden girerek 31 Temmuz 1944’te özel bir görevle Korsika’ya uçtu, ama geri dönemedi. En büyük tutkusu görev ve serüvendi. Eserlerinde kardeşliği ve hümanizmin geleneksel değerlerini yüceltti. Güney Postası’ndaki (Courrier Sud-1930) romansı öğeler, derin düşüncenin ve lirizmin bile bile gösterişli hale getirilmiş imgelerle geliştiği Gece Uçuşu’nda (Vol de nuit)-1931) yoktur. Saint-Exupery İnsanların Dünyası (Terre des hommes-1939) ve Savaş Pilotu’nda (Pilote de guerre-1942) aynı çizgiyi devam ettirir. Yazarın bitiremediği Kale (Citadelle-1949), neredeyse Kutsal Kitap’a özgü bir üslup ve imgelerle insanlar arasındaki kutsal bağı ve yaşamın ta kendisi olan o sürekli ilişkiyi yüceltir. Ayrıca bir masal olan Küçük Prens’i (le Petit Prince) mektuplarını (Günlük Notlar –Lettres a sa mere-1957), Un sens a la vie’yi (1956) anmak gerekir.

 

HAZIRLAYANIN             :

 

İMZASI                            :

 

ADI VE SOYADI             :AYKUT AYDOS

 

APOLET NUMARASI     :4902

 

KISMI                              :94

 

TARİH                             :05.05.2002

 

Ön izleme

     TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYON DERSİ KİTAP ÖZETİ FORMU

 

KİTABIN ADI:BİR SÜRGÜN

KİTABIN YAZARI:YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

KİTABIN YAYINEVİ:İLETİŞİM YAYINLARI

KİTABIN BASIM YILI:1937

 

 

 

1.KİTABIN KONUSU

          Kendi topraklarından uzak bir insanın hor görülmesi hoş bir şey değildir.

 

2.KİTABIN ÖZETİ

BİR SÜRGÜN

 Olayımızın kahramanı olan Doktor Hikmet İzmir’e sürgün edilmiş bir memurdur.Doktor Hikmet sıkıntı ve dertlerden çökmüş orta yaşlı bir kişidir.Okumaya düşkün bir insandır.Doktor Hikmet Guraba Hastanesi’nden çıkınca sevgilisiyle sözleştiği yere koşan bir aşık gibi kalbi çarparak “Abajali’nin” mağazasına gider ve hafta içinde gelmiş olan bütün kitap ve dergileri inceler.bazen saatlerce mağazadan çıkmaz ve yanına bir iki kitap ve dergi alarak  dışarı çıkar.

      Bir ara gazete ve mecmualarını okuduktan sonra dibinde azıcık bir şarap olan bir bardak dikkatini çeker.Bardağın içinde bir karınca vardır.Şarabın içinde dönüp dolaşır,bir yere gidemez.Ve ona bakarak işte bende bu karınca gibi hiçbiryere gidemiyorum der.   

      Bu arada limandaki büyük vapurlardan birinin bacası ona, uzun mesafelerin ve uzun diyarların bağrından kopan bir nida gibi seslendi.İri vapur bacalarından çıkan bu yanık haykırışın Doktor Hikmet üzerinde Büyük bir etkisi olmuştu.

       Doktor Hikmet birçok kitap ve dergi okumuştu.Ayrıca buralarda birçok memleketin tanımını okumuştu ve birçok bilgi edinmişti.Ancak buralara hiç gitmmişti.Ve bu vapur seside Doktor Hikmet’î çağırıyordu.”Hadi kalk gidelim” diyordu.

       Fakat, Doktor Hikmet koşmak isteyipte koşamayan,bağırmak isteyipte bağıramayan kabus içinde bunalmış bir kimse gibi bir türlü bu davete uyamaz.Bu kalk borusuna bir türlü “hazırım” diyemez.

       Doktor Hikmet dördüncü bira şişesini de son damlasına kadar içtikten sonra bu imkanı vakitten daha kuvvetli buldu.İşte vapur önünde hazır duruyor,işte,gizli hareketleri saklayan yandak ve karanlıklar denizin üstüne kanatlarını germege başlıyor.Daha sonra o rehavete kapılarak Doktor Hikmer vapura bindi.Vapura bindiğinde çevresinde birçok insan vardır.

       Doktor Hikmet’in üstü o kadar düzgün değildi ve insanlar Doktor Hikmet’e bakıyorlardı.Ertesi gün “nigare” vapuru Pire limanını varır varmaz Doktor Hikmet’in ilk işi karaya çıkarak birşeyler almak oldu.

        Doktor Hikmet daha sonra vapurda biriyle tanıştı ve onunla dostluk kurdu.Ancak belli bir süre sonra bu dostluk kurdugu kişide kendisinden kaçmaya çalışır.

        Doktor Hikmet’in başında bu maceralar geçtikten sonra Paris denilen o,uçsuz,bucaksız ve akıl sır ermez tezgahta çıraklık etmeye başlar.Paris’te girdiği bir lokantada bir kadının bulunduğu masaya oturmak ister.Ve bu vesile ile kadınla tanışır.

       Daha sonraki günlerde Paris’de bir türk bulmak amacıyla yollara düştü,aramaya koyuldu.Babasına bir mektup göndermek zorundaydı.Ancak hangi vasıta ile göndereceğini bulamadı.Mutlaka göndermesi gerekiyordu.bazen göndermemek aklından geçiyordu.Ama ihtiyarlar merake tmiştir.Mutlaka göndermesi gerekiyordu.Doktor Hikmet Paris’I geziyordu.Ağustos ayının son günlerinde Luxembon bahçesi,insanın adeta yüreğine dokunan mahzun bir hal almıştır.Doktor Hikmet en çok Jardin Des Tuilleries ile Place de la Concorde’u çok beğenmişti.

 

 

3.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

        Bu roman sürgün edilmiş bir kişinin geçirdiği zorlukları anlatmaktadır.Kitap gerçekten yazar tarafından çok güzel bir şekilde kaleme alınmıştır.BU kitabın herkes tarafından okunmasını tavsiye ederim.

 

 

4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

 

Doktor Hikmet:Okumayı çok seven, kültürlü bir insandır.Her zaman için kendini geliştirmeye adamıştır.İzmir’e sürgün yemiş bir insandır.

 

Vapurdaki Ermeni:İnsanları dış görünüşlerine göre değerlendiren, ne yaptığını bilmeyen kültürsüz bir insandır.

 

Kafe’deki Bayan:Doktor Hikmet’e özeni olan saygılı,terbiyeli bir bayandır.son derece hayat dolu, canlı,dinamik birisidir.Doktor Hikmet’le olan duygusal ilşkilerinde onun duygusal biri olduğunu anlıyoruz.

 

 

 

 

 

       5.KİTAP YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ

              Yakup Kadri 17.yüzyılın sonlarından başlayarak Saruhan Vilayeti denilen Aydın ve Manisa bölgesinde hüküm sürmüş Karaosmanoğlu sülalesindendir.Mısırda ibrahim paşa konağına yerleşen ve orada ikbal hanımla evlenen Kadri beyin oğludur.27Mart 1889 da Kahirede doğdu.1908’de ailece yurda döndüler.İstanbul’a yerleştiler.Burada mektebe gittıler.Ancak bitiremeden ayrıldı.Bu arada İbsenden esinlenerek yazdığı tek perdelik oyunu yayımlanmış.

              1912’de tüberküloza yakalandığını öğrenir.Ama annak 1916 da tedevi içn İsviçre’ye gidebilecek.Üç büyük yıl orada kalacaktır.Bektaşilikle ilgisi de bu yıllarda, İsviçra’ye gitmeden öncedir.O sıralar Paris’ten yeni dönmüş olan Yahya Kemal’in de etkisiyle Yunan ve Latin kaynaklarınr dayalı yeni bir sanat anlayışı savunmaya başladı.Ayrıca Doğu mitolojisiylede ilgileniyor,bir mistisizme yöneliyordu.

            Başlıca eserleri:Bir Serencam(1913), Rahmet(1923), Milli Savaş Hikayeleri(1947), Kiralık Konak(1922), Nur Baba(1922), Hüküm Gecesi(1927), Sodom ve Gomore(1928), Yaban(1932), Ankara(1934), Bir Sürgün(1937), Panorama(1953), Hep O Şarkı(1956).

 

 

 

HAZIRLAYANIN           :

ADI VE SOYADI           :VOLKAN SARIBAŞ

APOLET NUMARASI   :4903

KISMI                            :94

Ön izleme

TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYON DERSİ-1

KİTAP ÖZET FORMU

 

KİTABIN ADI:    KADIN PENÇESİ

KİTABIN YAZARI:   HALİT ZİYA UŞAKLIGİL

YAYIN EVİ VE ADRESİ:    İNKLAP VE AKA yayın evi Koll.Ş.

BASIM YILI:             1984

 

 

ANA BAŞLIKLAR:

 

1.KİTABIN KONUSU

2.KİTABIN ÖZETİ

3.KİTABIN ANA FİKRİ

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ

 

 

 

1.KİTABIN KONUSU:

 

 Hikayeciliğimizin kurucularından da sayılan Halit Ziya Uşaklıgil’in bu eseri altı hikayeden oluşmaktadır. Bu hikayelerinin çoğunda ezilmiş, ıstırap çekmiş, elinden imkanları alınmış insanların hayatlarını anlatıyor.Ya da kaderine boyun eğen insanların hayatlarını ele alıyor. Bu insanların dertlerini, yaşama biçimlerini, tevekküllerini, imkansızlıklarını gerçekçi bir gözle ele alıyor.

 

2.KİTABIN ÖZETİ:

 

 “Kadın Pençesi” adlı hikayede, bahtıkara olarak nitelendirebileceğimiz bir karakter var. Bu şahıs görünüş itibariyle donuk, içekapalı, gözlerine bakıldığında pek bir zeka ışıltısı görülmeyen birisidir. Ama bu şahıs aslında sahip olduğu ruhunun güzelliğini, iyiliğini bir ayıp gibi gizler. Onun, kendisinin hiç sevilmediği ve sevilemeyeceği kanaatinin acısını çıkarmak istercesine hayatı, dünyayı, bütün insanları ve onların arasında özellikle kadınları sevmek konusunda çok bol bir açığı vardır.

 Bu adamın bir türlü tatmin edilemeyen sevmek ihtiyaçları birike birike bir gün birden bire taşar ve hep birden kümelenerek bir genç kızın üzerinde toplanıverir. Bu olayı bir evlenme takip eder. Bu evlenme olayı çabuk verilmiş bir karar ve büyük bir hatadır. Bu kız çok güzeldir, fakat gerek yetiştirilme tarzı gerekse kişilik özellikleri bakımından olumsuz özellikler taşımaktadır.

 Çok geçmeden bu evlilik ayrılık ile sonuçlanır. Bu ayrılıktan sonra kadın artık bir bar kadını olur. Her gece deliler gibi eğlenir, içer ve her defasında bir başka erkeğin kolları arasında orayı terkeder olur. Adam da kadın neredeyse oraya gider, bir kenarda, bir masanın başında ara vermeden içer, onu izler.

 Hikayenin son olayında yine bir gece adam oturmuş kadını izlemektedir. Bu defasında hikayeyi anlatan baş karakter de gider, adamın masasına oturur. Derken kadın bir genç delikanlının kollarında görünür. Tam dudakları birleşmek üzeredir ki, bu sahneyi gören zavallı adam içki şişesini tuttuğu gibi masada parçalar. Elinden kan sızmaya başlar. Kadın bu manzarayı görünce hemen adamın yanına gelir ve onun elini sarar, elleriyle onun başını okşar.

 Hikayeyi anlatan kişi bu mutsuz erkek başını o kadın pençesinin altında bırakarak, yüreğinde burkulan bir düğümle orayı terkeder.

 

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

 

 Bu hikayenin vermek istediği ana fikir; evlenmek için erken karar vermenin ne kadar zararlı olduğu konusundadır. Hikayede görülen bu zavallı adam gibi sevgiye muhtaç insanlar, bu tuzağa daha kolay düşer. Eğer bir şahıs “ben hiç yaşamadım ki” diyebiliyorsa, kadın pençesinin kurbanı olması çok büyük bir olasılıktır.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

 Bu eserin bir hikaye olmasındandır ki, olayların çok çabuk geliştiğini, okuduğumuz bir sayfada yılların anlatıldığını görüyoruz. Şahıslar hakkında az ama öz bilgiler mevcut. Sadece hikayenin gelişimini, geçen olaylara karşı sahip olmamız gereken yorumu yapmamızı sağlamak için gerekli bilgiler verilmiş. Yine de olaylar ve şahıslar tamamen gerçekçi.

 

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

 Bu hikayeyi okuyacak bir kişinin ilk düşüneceği, bu güzel eserin daha uzun olması gerektiğidir. Halit Ziya Uşaklıgil’in bu hikayeleri tam anlamıyla birer roman konusu teşkil etmektedir. Roman yazmaya oldukça uygun ve gerçekçi konular içeriyor. Halit Ziya Uşaklıgil, bu hikayelerin yerine birer roman yazmış olsaydı çok daha büyük eserler vermiş oludu.

 

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

 

Halit Ziya Uşaklıgil :


 Önemli roman ve öykü yazarlarımızdan Halit Ziya Uşaklıgil 1867'de İstanbul'da doğdu. Mahalle mektebini bitirdikten sonra Fatih Rüştiyesi’ne devam etti. 1879 yılında ailesiyle birlikte İzmir'e yerleşti. Burada da rüştiyeye devam eden Halit Ziya, daha sonra Fransızca öğrenmek için Rahipler Okulu'na gönderildi.
 Fransızcadan ilk çevirilerini bu dönemlerde yapmaya başladı. 1884 yılında Tevfik Nevzat ile birlikte Nevruz dergisini, 1886'da da Hizmet gazetesini çıkardı. İlk romanını da bu gazete yayımladı.

   Halit Ziya okulunu bitirdikten sonra İzmir Rüştiyesi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı. Aynı anda bir bankada memur olarak da çalıştı. 1893 yılında Reji İdaresi'nde başkatip olarak İstanbul'a atandı. İstanbul'da Hüseyin Siret, Mehmet Rauf, Rıza Tevfik, Hüseyin Cahit, Ahmet Rasim gibi yazarlarla yakınlık kurdu ve 1896'da Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katıldı ve Servet-i Fünun dergisinde ününü büyük ölçüde artıran romanlarını yazdı.

  Halit ziya 1901-1908 yılları arasında yazı yazmayı bıraktı ancak, II. Mesrutiyet döneminde yeniden basladı. Yazdıklarını 1923'te yayımladı. Bir süre Darülfünun'da estetik ve batı edebiyatı dersleri verdi. V. Mehmed tahta geçince onun mabeyn baskâtipliğine atandı ve dört yıl bu görevini sürdürdü. Daha sonra Reji İdaresi'nde yönetim kurulu başkanlığı yaptı.

  Halit Ziya son yıllarında Yeşilköy'deki evinde anılarını yazdı ve 22 Mart 1945'te İstanbul'da öldü.

 Halit Ziya ilk eserlerinde karşılıksız aşkı anlattı. Bunlar genellikle duygusal ve kısa romanlardı. En önemli eserlerinden Mai ve Siyah İstanbul'da yazdığı ve profesyonelliğini kanıtladığı kitabıdır. Bunda ilk romanlarına nazaran acı dolu aşk serüvenleri arka planda kalmıştır. Şairler, gazeteciler, yayınevi sahipleri ve yazarlar arasında geçen olayları ele aldığı bu romanda, hem o dönemin Babiâli dünyasını anlatmış, hem de Edebiyat-i Cedide kusağının bakış açısını yansıtmıştır.

  1898-1900 yılları arasında yazdığı Aşk-ı Memnu ilk büyük Türk romanı kabul edilir. Romanda zengin bir adamla evlenen genç ve güzel bir kadının yaşlı kocasına sadık kalmak kararına rağmen, yasak bir aşka sürüklenişi anlatılmış ve olayın psikolojik nedenleri üstünde gerçekçi bir biçimde durulmuştur.
 Halit Ziya Edebiyat-ı Cedide'nin sanat anlayışı doğrultusunda Osmanlıca içinde yer almayan yabancı kelime ve tamlamalar kullanarak farklı bir dil yaratmıştır. Ama Aşk-ı Memnu'dan sonra bu farklı dil anlayışından vazgeçerek Kırık Hayatlar romanında yalın bir dil kullanmaya yönelmiştir.

   Batı anlayışıyla öykü yazımını Türkiye'de yaygınlaşmasında Halit Ziya'nın sayıları hayli fazla olan öyküleri büyük rol oynamıştır. Fakir halktan seçtiği kahramanlarla bu kesimin sözcüsü olmuştur. Halit Ziya Uşaklıgil romanı bir sanat yapıtı olarak görmüş ve yazılarını çok ciddiye alarak titizliğiyle Türk romanının öncüsü olmuştur.

 
Başlıca Eserleri;


Roman:
Nemide, 1889

Bir Ölünün Defteri, 1889

Ferdi ve Sürekâsı, 1894

Mai ve Siyah, 1897

Aşk-ı Memnu, 1900

Kırık Hayatlar, 1923


Öykü:
Bir Muhtıranın Son Yaprakları, 1888

Bir İzdivacın Tarih-i Muasakası, 1888

Heyhat, 1894

Solgun Demet, 1901

Sepette Bulunmuş, 1920

Bir Hikâye-i Sevda, 1922

Hepsinden Acı, 1934

Onu Beklerken, 1935

Aşka Dair, 1936

İhtiyar Dost, 1939

Kadın Pençesinde, 1939

İzmir Hikâyeleri, (ö.s.), 1950


Oyun:
Kabus, 1918


Anı:
Kırk Yıl, 1936

Sara ve Ötesi,1942

Bir Acı Hikâye, 1942

 

Şiir:
Mensur Şiirler, 1889


Deneme:
Sanata Dair, 3 cilt, 1938-1955 

 

 

 

 

 

HAZIRLAYANIN:

 

 

İMZASI        :                     

 

ADI VE SOYADI          :ÖZGÜR SÖNMEZ

 

APOLET NUMARASI  :4904

 

KISMI                           :94

 

TARİH:                         :05.04.2002

 

Ön izleme

TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYON DERSİ-1

KİTAP ÖZET FORMU

 

KİTABIN ADI:                   YEZİD’İN KIZI

KİTABIN YAZARI:            REFİK HALİD KARAY

YAYIN EVİ VE ADRESİ:   REMZİ yayın evi Koll.Ş.

BASIM YILI:                      1987

 

 

 

 ANA BAŞLIKLAR:

 

1.KİTABIN KONUSU

2.KİTABIN ÖZETİ

3.KİTABIN ANA FİKRİ

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ

 

 

 

 

 

 

1.KİTABIN KONUSU:

 

 Fransa’da yaşayan bir türk gencinin Suriye’deki atalarından kalma köyleri gezmeye giderken Zeliha denen bir kıza aşık olması, başından geçen olaylar ve sürprizler kitapta anlatılmış.

 

2.Kitabın özeti:

 

Bilinmeyen bir halk; Yezidiler:

“Yezidin Kızı”, Refik Halit’in Suriye’den dönüşünden bir yıl sonra, 1939 yılında yazılmış. Belki de bu nedenle, öykünün geçtiği mekan olarak Suriye’nin Kuzeyini, Sincar dağlarını seçmiş yazar. Bölgede yaşayan Yezidiler ise, hem kendilerine özgü kültürleri, hem de giderek azalan nüfusları ile, romana ayrı bir renk katıyorlar.

Fransa’da yaşayan bir Türk olan Hikmet Ali atalarını araştırmaya karar verir. Atadan kalma köylerini ziyaret etmek için Marsilya’dan Suriye’yegemiyle yapacağı uzun bir yolculuğa çıkar. Gemide Kürtçe konuşan Arjantinli gizemli bir kadınla tanışır. Kadının gizemli olması belki de Ali’nin ilgisini çeken yönüdür.  Kadının Türkiye’yi de yakından izlediği çıkar ortaya. Öykü ilerledikçe, Zeliha’nın Yezidi kavminden olduğu, hatta Yezid’in kızı olduğu iddiası,  gizemi daha da arttırır. Suriye çöllerinde, Sincar dağlarında gezip tozan, mekanın büyüleyici atmosferi altında büyük bir aşk yaşayan Hikmet Ali, Zeliha’nın yanındaki Asuri rahibinden gerçekleri öğrendiğinde çok büyük bir şok geçirir ve şaşkına döner. Zeliha artık onun için kalbindeki derin bir yaradan başka birşey değildir. Zeliha, Hind denizlerine, Ali köyüne doru yola çıkarken, Ali, “Sincar dağlarındaki gönül çarpışmasından sakat” kalmıştır.

 

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

 

 Yazara göre, –romanda gelenek ve görenekler anlatılırken iyice açığa çıkarılan “ilkel” inanışlarla- bu bölgede yaşayan halkların geri kalmışlığı, kendi başlarına medeniyete erişemeyeceklerini göstermektedir. Mesela, “Yezidi dinini, bildiğimiz bütün inançların Rus salatası” olarak aşağılamaktan hiç çekinmez. Karay’ın Araplara yönelik “oryantalist” bakışı, kadınlar konusunda doğuludur. Onun tercih ettiği kadın; “ erkeği memnunlukla karşılamayı bilen ve yüzünün sinirlenmemiş durgun, serin hatlarıyla onu rahata kavuşturmaya muvaffak olan sade kadın, eş ve kız kardeşi” olmalıdır”.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

 HİKMET ALİ:Geçmişini merak eden araştırmacı, zeki bir genç. Ayran gönüllü olduğuda söylenebilir.

 

 ZELİHA: Oldukça gizemli bir yapıda. Onun ne olduğunu nasıl birisi olduğunu ve aklından neleri geçirdiğini tahmin etmek gerçekten de zor.

 

 Olaylar oldukça sürükleyici bir şekilde tamamen gerçekçi.

 

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

Karay, psikolojik tahlillere yer vermemekle birlikte, canlandırdığı karakterlerini titiz bir gözlemle aktardığından, bu karakterlerin psikolojisine ilişkin ipuçlarını yakalamak zor değildir. Romandaki insan tiplemeleri olay ve mekan içinde, gündelik dile uygun diyaloglarla konuşup hareket ederken, cinsel istekleri de dahil olmak üzere, bütün insani özellikleri yerli yerindedir.

Genellikle üçüncü tekil kişi ağzından anlatılan bu romanında , klasik anlatım geleneğinin giriş, gelişme, sonuç kuralına sıkı sıkıya bağlı olduğundan, düzgün bir zaman sıralaması izleyen bu metinler hem akıcı, hem de kolay okunur özelliktedir. Bu tarz anlatımdan kaynaklanabilecek en önemli tehlike olan tekdüzeliği ise, öykülerine kattığı merak duygusu uyandıracak motiflerle, ve –bu romanında olduğu gibi- şaşırtıcı sonlarla bertaraf eder.

Edebiyatla, yazmakla ilgilenen herkesin mutlaka okuması ve incelemesi gereken bir yazar Refik Halit Karay. Üstelik, ilk bakışta içerik bakımından eskimiş görünmekle birlikte, geleneksel insan davranışlarını aktardığından, her dönemde keyifle okunabilir bir roman.

 

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

 

 Kırka yakın kitabıyla, Türk edebiyatının en verimli isimlerinden olan Refik Halit Karay, yaşamının uzun yıllarını sürgünde geçirmiş bir yazardı. 1888 İstanbul doğumludur. Galatasaray lisesini bitirdikten sonra Hukuk Fakültesine kaydolmuş, ancak Meşrutiyet’in ilanından sonra öğrenimini bırakarak Tercüman-ı Hakikat gazetesinde çalışmaya başlamıştır. “Kirpi” imzasıyla siyasi taşlamalar yazdığı için İttihat ve Terakki hükümeti tarafından beş yıllık ilk sürgün cezasına çarptırıldığında yıl 1913’tür. Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik’te geçen sürgün yıllarının ardından İstanbul’a döner ve Robert Kolej’de öğretmen olur. Ne var ki, Refik Halit’in sivri dilinde değişme olmamıştır, bu kez Ankara hükümeti aleyhine yazılarından dolayı, Türk siyasi tarihinde “yüzellilikler” diye anılan guruba katılmış ve 1922 yılında ülkeyi terketmek zorunda kalmıştır. Beyrut ve Halep’te geçen 15 yılın ardından 1938’de Türkiye’ye dönen Karay’ın 1965 yılndaki ölümüne dek ardı ardına kitaplar yayınladığını görüyoruz.

 

 

 

 

HAZIRLAYANIN:

 

 

İMZASI        :                     

 

ADI VE SOYADI          :ÖZGÜR SÖNMEZ

 

APOLET NUMARASI  :4904

 

KISMI                           :94

 

TARİH:                         :05.04.2002

Ön izleme

KİTAP ÖZET FORMU

 

KİTABIN ADI

KALP AĞRISI

KİTABIN YAZARI

HALİDE EDİP ADIVAR

YAYIN EVİ VE ADRESİ

REMZİ KİTABEVİ ANKARA CAD.NO:93-İSTANBUL

BASIM YILI

1982

 

 

 

1.KİTABIN KONUSU:

 

Halide Edip’in bu romanı aşk üzerine kurulmuştur. Çocukluktan beri birbirini tanıyan iki genç kızın aynı erkeğe aşık olmaları ve birinin arkadaşı uğruna bu aşktan vazgeçmesi gerektiği anlatılıyor.

 

2.KİTABIN ÖZETİ:

 

Mudanya Konferansı olmuş, Türk milleti bu mutlu olayı kutlamaktadır. Zeyno çok samimi arkadaşı Azize’nin yanında kalmaktadır. Azize çok güzel bir kızdır ve en büyük arzusu subay olan yeğeni Hasan’la evlenmektir. Hasan’la birlikte olmayı ve onu kendine aşık etmeyi amaçlar. Bu yüzden birgün yalısına davet eder. Akşam Hasan yalıya gelir ve burada Zeyno ile tanışır. Zeyno çok kitap okuyan ,kültürlü ve üniversite mezunu bir kızdır..

Azize’nin Hasan’la yalnız gezmesine annesi izin vermez. Bu yüzden Azize her fırsatta Zeyno’ya yalvararak kendilerine katılmasını söyler. Birgün salı gezisine çıkarlar. Zeyno çok sıkılır ve sal ile oradan uzaklaşır. Hasan onu takip eder ve yarış yapma teklifinde bulunur. Zeyno kabul eder. Yarışma sonucunda berabere kalırlar. Bu yarışmalar yenilerini takip eder. Zamanla Zeyno ile Hasan arasında bir yakınlaşma başlar.

Günler geçtikçe Zeyno Hasan’a aşık olur ve onu aklından hiç çıkaramaz; fakat Saffet ile nişanlıdır. İkisi arasında bir ikileme düşer. Hasan-Azize çifti Saffet-Zeyno çifti her fırsatta birliktedirler. Akşam yemekleri, ateşli dansları, sal gezileri otomobil gezilerini takip eder. Bu birliktelikler Zeyno’nun biraz daha Hasan’a olan ilgisini artırır. Aynı zamanda Azize’de  Hasan’la çok iyi anlaştığını ve onunla evlenmek istediğini dile getirir. Zeyno büsbütün yıkılır ve hissettiği acıdan kurtulmak için Yeşilköy’e  tatile gider.

Yeşilköy’de Zeyno çok sıkılır. Bu sıkıntısı birgün gezintiden döndüğünde Azize’yi  karşısında görmesiyle biter. Hasan da Yeşilköy’e arkadaşını ziyarete gelir. Her sabah Zeyno ve Hasan ava çıkarlar. Gün geçtikçe Zeyno ile Hasan arasında bir elektriklenme olur. Sonunda Hasan cesaretini toplar ve Zeyno’ya enlenme teklif eder. Zeyno çok şaşırır ve hemen buna karşı çıkar. Arkadaşı Azize’nin Hasan’I deli gibi sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini söyler. Fakat Hasan Azize’yi sevmediğini ona bildirir. Bir süre sonra Azize, Hasan’a evlenme teklifinde bulunur, ama Hasan kabul etmez. Çok üzülen Azize intihara teşebbüs eder, kendini bir gece rıhtımdan denize atar. Orada bulunan bir balıkçı teknesi onu kurtarır. Bu olay üzerine Hasan çok üzülür ve Azize ile evlenmeyi kabul eder. Hemen evlenirler ve Avrupa’ya giderler.

Zeyno deli gibi sevdiği Hasan’ı kaybedince bir kalp ağrısına tutulur. Bu arada  Azize her fırsatta  kendisine mektup yazar. Viyana’da çok mutlu olduklarını, birbirlerini çok sevdiklerini bildirir.

Avrupa’da Hasan, Dora ile tanışır. Onunla tiyatroya ,sinemaya gider ve ondan hiç ayrılmaz. Azize Hasan’ı çok kıskanır ve evde kavgalar başlar. İstanbul’da ise Zeyno babasının arkadaşı Muhsin Beyle tanışır. Zamanla ikisi arasında bir aşk doğar.

Azize ve Hasan arasındaki mutsuzluk doktorun verdiği haberle son bulur. Azize hamiledir. Bunu öğrenen Hasan çok sevinir ve Azize’yi deliler gibi sevmeye başlar. Bu hamilelik onun hastalığını iyice artırmıştır. Çocuğu doğurması belki de onun ölümüne sebep olacaktır. Doktorlar kesinlikle çocuğu doğurmasına karşı çıkarlar, fakat Azize kabul etmez.

Hasan iznini uzatmak için istanbul’a gelir. Muhsin Bey ve Zeyno ie görüşür. Büyük hayal kırıklığına uğrar; çünkü Zeyno Muhsin Beyi çok  sevmekte ve onunla evlenmek istemektedir. Oysaki kendisini çok sevdiğini ve ondan başkasını sevmeyeceğini düşünmüştür. Yanıldığını anlar ve Viyana’ya geri döner. Birgün Azize çok sancılanır, hemen doktora götürülür. Hasan çok üzülür çünkü Azize yavaş yavaş ölmektedir. Dışarıda  büyük bir endişeyle haber bekler. Sonunda sessizliği bir bebek sesi böler; fakat Azize artık hayatta değildir.

 

 

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

 

Akadaşlık kavramının kimi zaman başarmak için çabalayan kişiye güç, hayallerine yaşam veren insana inanç veren aşk duygusundan daha üstün olduğudur.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

Zeyno: Arkadaşı uğruna aşkından vazgeçerek büyük bir fedakarlık örneği göstermiştir. Gerçek sevginin ne olduğunu bize öğretiyor.

 

Hasan: Azize’nin yeğenidir. Çok  güçlü, yakışıklı ,uzun boylu bir Türk subayıdır. Kitabın genelinde her gördüğü kadına aşık olduğundan karakterinde ve nefsinde bozukluklar vardır.

 

Azize: Çok güzel, narin yapılı bir İstanbul kızıdır. Hasan’la evlenmek istemektedir.

 

Saffet: Zeyno’nun  nişanlısı, başarılı bir doktordur. Zeyno’yu deli gibi seven Saffet aşkına karşılık bulamaz.

 

Dora: Fiziki olarak Zeyno’ya benzeyen bir Avrupalıdır. Aşka inanmaz. Sadece bedeni arzularını tatmin etmek için Hasan’la ilişkiye girer.

 

 Kitapta olaylar akıcı bir şekilde anlatılmamış, küçük bir olaya sayfalar ayrılmıştır. Aşk konusu işlendiği için olaylar geliştikçe sıkıcı bir hal almaktadır.

 

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

 Kitabın konusu  ve olaylar tamamen aşk kavramıyla ilgiliydi. İki kişinin aynı anda  bir kişiye aşık olması ve  birinin kendini feda etmesi. Özellikle Zeyno karakterini çok doğru buldum. Çünkü insan sevdiği için duygularını bastırmayı  bilmeli.

 

 

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

1884 yılında İstanbul'da doğdu. 9 Ocak 1964'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde okuttu. Orada Rıza Tevfik'ten (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı. Sonradan evlendiği Salih Zeki'den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901'de bitirdi. 1908 yılında gazetelerde kadın haklarıyla ilgili yazılar yazmaya başladı. İlk yazıları Halide Salih adıyla Tanin gazetesinde yayımlandı. Şeriatçılara gösterdiği tepki nedeniyle 31 Mart Olayı'ndan sonra bir süre Mısır'a kaçtı. 1909'dan sonra öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Kadınların toplumsal yaşama katılması ve eğitilmesi için çalışan Teâli-i Nisvan Cemiyeti'ni kurdu. 1912'de kurulan Türk Ocağı'na katıldı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919'da Sultanahmet Meydanı'nda İzmir'in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşmayla tarihe geçti. 1920'de Anadolu'ya kaçarak Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasi görüş ayrılığına düştü. 1917'de evlendiği ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte yurtdışına çıktı. Fransa ve İngiltere'de kaldı. Amerika'da Columbia Üniversitesi, Hindistan'da Delhi İslam Üniversitesi'nde konuk öğretim üyesi olarak dersler verdi. 1939'da Türkiye'ye döndü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Kürsüsü Başkanı oldu. 1950'de milletvekili seçildi. 4 yıl sonra tekrar üniversiteye döndü. Ölümüne kadar kürsü başkanlığı görevini sürdürdü.
 

ESERLERİ

ROMAN:
Heyula (1908)
Raik'in Annesi (1909)
Seviye Talip (1910)
Handan (1912)
Yeni Turan (1912)
Son Eseri (1913)
Mev'ud Hüküm (1918)
Ateşten Gömlek (1923)
Vurun Kahpeye (1923)
Kalp Ağrısı (1924)
Zeyno'nun Oğlu (1928)
Sinekli Bakkal (1936)
Yolpalas Cinayeti (1937)
Tatarcık (1939)
Sonsuz Panayır (1946)
Döner Ayna (1954)
Akile Hanım Sokağı (1958)
Kerim Ustanın Oğlu (1958)
Sevda Sokağı Komedyası (1959)
Çaresaz (1961)
Hayat Parçaları (1963)

ÖYKÜ:
İzmir'den Bursa'ya (Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Mehmet Asım Us ile birlikte, 1922)
Harap Mabetler (1911)
Dağa Çıkan Kurt (1922)

OYUN:
Kenan Çobanları (1916)
Maske ve Ruh (1945)

ANI:
Türkün Ateşle İmtihanı (1962)
Mor Salkımlı Ev (1963)

 

HAZIRLAYANIN:

İMZASI                          :

ADI VE SOYADI           : ÖMER KABATAŞ

APOLET NUMARASI   : 4905

KISMI                            : 94

TARİH                           : 10.04.2002

Ön izleme

                                                     KİTAP ÖZET FORMU

 

KİTABIN ADI

YAPRAK DÖKÜMÜ

KİTABIN YAZARI

REŞAT NURİ GÜNTEKİN

YAYIN EVİ VE ADRESİ

İNKILAP VE AKA KİTABEVLERİ ANKARA CAD.NO:95 - İSTANBUL

BASIM YILI

1990

 

 

 

1.KİTABIN KONUSU:

 

Bu kitap, yaşam koşullarının ve çevrenin aile üzerindeki olumsuz etkilerini anlatmaktadır. Kitabın isminden de anlaşılacağı gibi aile bir ağaca benzetilmektedir. Yaprakların dökülmesi, aile bireylerinin yuvadan kopuşunu anımsatıyor.

 

2.KİTABIN ÖZETİ:

 

Cumhuriyet yıllarıdır. Ali Rıza Bey hiçbirşeye karışmayan, Babıali’de yetişmiş sıradan bir memurdur.İstanbul’da çeşitli memuriyetlerde görev yapmaktadır. Memur olarak çalışmaktan da gayet memnundur. Ne yazık ki acı dolu günler ardı ardına gelir. Önce annesini daha sonra da kızkardeşini kaybeder. Artık İstanbul onun için yaşanamaz hale gelir ve Suriye’ye gider. Belirli bir süre Suriye’de kaldıktan sonra Anadolu’ya çalışmaya gelir. Burada Hayriye Hanım ile tanışır ve onunla evlenir. Hayriye Hanım ile yaptığı evlilikten beş çocuğu olur. Trabzon dolaylarında çalışırken bir kkadın kaçırılması olayı yüzünden işten atılır. Çaresiz kalır ve İstanbul’a geri döner. İstanbul’da iş ararken eski bir tanıdığına, Muzaffer’e rastlar. Muzaffer Altın Yaprak Anonim Şirketinde müdür olarak çalışmaktadır. Hemen onu işe alır. Zamanla Ali Rıza Bey işe alışır.  Muzaffer, Ali Rıza Bey’in arkadaşının kızına aşık olur. Onunla ilişkiye girer ve kızı kandırır. Bu olaydan ötürü Ali Rıza Bey çok utanır;kendini sorumlu tutar.Hemen işten ayrılır. İşten ayrıldığı gün büyük oğlu Şevket bir bankada memur olarak işe başlar. Ali Rıza Bey çocuklarının iyi yetişmesini arzulayan, ailesinin istediğini yapan, ama hiç sözü geçmeyen, sevilmeyen bir babadır. Leyla ve Necla’nın gözleri hep dışardadır. Bu yüzden aileyi hiç beğenmezler, evde sık sık kavgaya neden olurlar.

 Şevket çalıştığı bankada daktilo görevinde çalışan bir memura aşık olur ve onunla evlenir. Babası bu evliliğe karşıdır. Sonuçta aile ikiye bölünür. Artık düğünden sonra kavgalar iyice sıklaşır.Ali Rıza Beyin çalışıp para kazanması gerekir.Bu yüzden eski çalıştığı Muzaffer’in yanına gider, ondan iş ister. Fakat Muzaffer buna karşı çıkar ve onu kovar. Ali Rıza Bey iyice yıkılır; bunalıma girer. Bir yandan Necla ve Leyla, Şevket’in karısıyla birlikte çeşitli çay partileri ve eğlence düzenlemektedirler. Bu partiler evdeki geçim sıkıntısını daha çok artırır. Evin büyük kızı Fikret bu geçim sıkıntısı ortamında iyice bunalmış, kendini kurtarmak için bile bile bir kaç çoçuk sahibi olan bir adamla evlenir, Adapazarı’na gider. Böylece ağacın yapraklarından biri düşmüş olur. 

   Ali Rıza Bey, Fikret’in evden ayrılmasıyla büsbütün yıkılır. Günler artık geçmez  olur. Bir süre sonra da  gelini evi terkederek ayrılır.Çünkü  kendisi eğlenceye çok düşkündür. Ayrıca Necla ve kardeşi aynı adama aşık olurlar. Necla her zaman zengin olmayı istemiştir ve bu yüzden kendisini zengin bir tüccar olarak tanıtan Suriyeli ile evlenir. Kısa süre sonra aldandığını anlar. İçinde bulunduğu sefil hayattan kurtulmak için sık sık mektup yazar. İşte ağacın bir yaprağı daha dökülmüştür.

 Ali Rıza Beyin oğlu Şevket ise bankadan çektiği paralar yüzünden hapse girer. Leyla ise bu sefaletten kurtulup para kazanmak için etini satar, kötü yola düşer. Hergün başka bir arabayla mahalleye gelir. Sonunda zengin bir avukatın metresi olarak yaşamaya başlar. Annesini de kendi yanına alır. Bu yaprak dökümü Ali Rıza Beye hafif bir felç geçirtir ve hastahaneye düşer. Leyla hemen babasını ziyarete gider, onu oradan çıkarır. Kısa sürede babası iyileşir.

 Her fırsatta Ali Rıza Beyin arkadaşlarının kızı hakkında ileri geri konuşması, onu kahreder. Leyla’nın yanında mutsuz bir şekilde hayatını sürdürür.

 

 

3.KİTABIN ANA FİKRİ: 

 

 Toplumun bütünlüğü ve sağlığı açısından aile faktörünün ne denli önemli olduğu ve aile bireylerinin tüm olumsuzluklara karşı birlik ve beraberliğini bozmaması gerektiği anlatılmaktadır.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

Ali Rıza Bey: Kendi çapında uğraşan, mütevazi, çocuklarının yetişmesini arzulayan; ailesinin istediğini yapan, ama onlara sözü geçmeyen bir babadır.

 

Hayriye Hanım: Ali Rıza Beyin hanımıdır. Ailenin menfaatine dokunan işlerde hiç şakası olmayan maddi ve hesaplı bir kadındır.

 

Şevket: Ali Rıza Beyin büyük oğludur. İyi bir öğrenim görmüştür. Bunların hepsini babasına borçludur. Babası gibi mağrurdur.

 

Leyla: Ali RIZA Beyin kızıdır. Çok genç ve çok güzeldir. Sefillikten kurtulmak için kötü yola düşer.

 

 Olaylar gereğinden fazla uzatılarak okuyucunun sıkılmasına neden olmaktadır.

 

 

5.KİTAP HAKKINDAKİ  ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

 Genel itibariyle kitabı başarılı buldum,yalnız konusu ve olayları yaşantımızın her noktasında karşımıza çıktığı için çok çekici bulmadım. Belirli olaylar kitabın akıcılığını engel olmuş.

 

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ ni bitirdi (1912). Bursa’ da başladığı (1913) öğretmenlik hayatına çeşitli okullarda devam etti. Milli Eğitim müfettişi (1931), Çanakkale milletvekili (1933-43), Paris Kültür Ateşesi ve emekli (1954) oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra’ da öldü. İstanbul’ da Karacaahmet Mezarlığı’nda gömülü.

Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917’ de basılan Reşat Nuri, 1918’ de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu’ nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu’ nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride’ ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri’ nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi

Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. Eserlerinin tam listesi için şu broşüre bakınız: Türkan Poyraz – Muazzez Albek, Reşat Nuri
Hikaye kitapları: Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun,
Gezi yazıları: Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966).


Oyunları içinde en ünlüleri Balıkesir Muhasebecisi (1953) ve Tanrıdağı Ziyafeti dir. Bütün eserleri ölümünden sonra, eşi tarafından, bir külliyat halinde yeniden bastırıldı.


ROMANLARI;
Gizli El (1922)
Çalıkuşu (1922)
Damga (1924)
Dudaktan Kalbe (1925)
Akşam Güneşi (1926)
Bir Kadın Düşmanı (1927)
Yeşil Gece (1928)
Acımak (1928)
Yaprak Dökümü (1930)
Kızılcık Dalları (1932)
Gökyüzü (1935)
Eski Hastalık (1938)
Ateş Gecesi (1942)
Değirmen (1944)
Miskinler Tekkesi (1946)
Harabelerin Çiçeği (1953)
Kavak Yelleri (1950)
Son Sığınak (1961)
Kan Davası (1955)

 

HİKAYE KİTAPLARI;
Tanrı Misafiri (1927)
Sönmüş Yıldızlar (1927)
Leyla ile Mecnun (1928)
Olağan İşler (1930)

 

GEZİ YAZILARI;
Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966)

 

 

 

 

HAZIRLAYANIN   :

 

İMZASI   :

ADI VE SOYADI  : Ömer KABATAŞ

APOLET NUMARASI : 4905

KISMI    : 94

TARİH   : 15.05.2002

Ön izleme

TÜRK DİLİ VE  KOMPOZİSYON-I DERSİ

       KİTAP ÖZET FORMU

 

 

KİTABIN ADI

PANORAMA

KİTABIN YAZARI

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

YAYIN EVİ VE ADRESİ

REMZİ KİTAP EVİ.ANKARA CAD.İSTANBUL

BASIM YILI

1993

 

 

  1. KİTABIN KONUSU:

Bu roman memleketimizdeki mühim bazı hadiseleri, inlılabımızın ne gibi tehlikeler arasından  yetiştiğni  anlatan  yazarın olgun bir eseridir.1923 ve 1952 yıllarını kapsar. Inkılabımızın  tehlikeleri  atlatmadığı, pusudan yatan yobazların varlığı önemle  vurgulanmaktadır.Roman Atatürk’ün devrimine ayak uydurmayanları,ayka uyduranların yürüyüşe devam etmediklerini ve devam  edenlerin ise ne hallerle  düştüklerini sergilemektedir.

 

 

  1. KİTABIN ÖZETİ:

Romanda geçen hadiseler yapılan inkılap hareketlerinin  sonrasını kapsamaktadır, hala bu devrimlerin yıkılmış  Osmanlı’ya  yönelik bir hareket olduğunu sananlar vardı, bunlar yeni devleti geçiçi bir yönetim şekli gibi görüyor ve eski rejime dönmek  ve hatta  eski rejimi  daha da  yobazlaştırmak  istiyorlardı. Kısacası ‘’ inlılap’’ sözcüğünün  anlamını bilmeyenler vardı.

Çalıştığı bankada müdür olan Servet Bey  sıkıntılarla kavuştuğu  bu makamın tadını çıkarıp zenginleşmiş ve üstüne alım satım işine de uzanınca paraya para dememiştir. Nedim  adında yakışıklı bir oğlu   ve gözü yukarılarda olan Hollywood meraklısı.Sevim adında . sosyetik ortamlarda bulunan özenti genç kızı vardı.

Inkılap savuncularının ensağlamlarından olan milletvekili Halil Ramiz  kafasında irtica  yapısına bir yer bulamdığı  için toplum içinde yalnız kalmaktadır.Atikler köyüne gidip  orada Fazlı Bey  denilen,nice oyunlarla parti başkanlığına gelmiş bir düzembazın halkı sömürmesinden, haksız yere konutlara el koymasından rahatsız olmuş bunun üzerine avukat olan ve Fazlı Bey’e baş  kaldıran tek köyün sözcüsü durumundaki Kenan Bey ile bu işleri sorgulamaya  başlamıştır.Bunun üzerine  genel sekreter  tarafından azarlanacak ve istifasını verecektir ki bu hareketi onu tamamiyle yalnız bırakacaktır.

Yüreği vatan sevgisi ile çarpan Osman Nuri  Bey namuslu bir memurdur,başarılı olmasına rağmen aksilikleri hiç terk etmemiştir.Bu hareketi eşi Saniye  Hanımı  Çökertmiş iki çocuğunu da evden soğutmuştur. Semra’nın  ağabeyi Fuat kendine kitaplarla çevrili bir dünya yaratamıştır.

Memleketde kendini tepeden inme bir inkılabın  köksüz öncüleri sayan Ahmet Nazmi  ve Cahit Halid  gibi insanlardan  ziyade Tahincizade Hacı Emin Efendi gibi fes yasağı ile evine  kapanmış, irtica harekeytinin başlamasını  dört gözle bekleyen , farz olan namaz   vakitleri arasında ikişer rekat daha kılan,eşini kölesi gibi kullanan  yobazların sayısı daha ağır basıyordu.

Emektar dadısıyla yaşayan Komiser Hamdi Bey üç evlilik yaşamış ve hepsini ölümle bitirmek zorunda kalmıştır.dördüncü eşi olan  Nebile Hanım geceleri eşinde yeterli cinsel isteği görmediğinden huzursuz olmaya başlamıştır.Altı ay geçmesine rağmen bakire olan bu genc kızın vücudunda Bu ortamda

sadece ayak tabanları  Hamdi Bey tarafından temasa maruz kalmıştır.işte  gecen altı ayın bir gizemli  gecesinde oynamak istediği bir kundak oyunu onun  maskesini düşürtmüştür.Tüm eşlerini katili olan bu adam tespit edilmiş ve altı yıllığına ceza evine girmiştir.

Müteahhit Sırrı  Bey paraya para dememektedir, kedisi Mühendis Ragıp  Bey’in yakın dostudur, genç mühendis , dostu Servet Beyin kızı  Sevim’in tecavüze uğrayıp ruhunu  dengesini kaybetmesi üzerine tedavi amacıyla Servet Beyin eşi ve Sevim’in kardeşi yurt dışına acıkarlar.

Bahsettiğimiz  Atikler  köyünde Emeti Nine diye bilinen,kocasını  ve iki oğlunu  vatana feda etmiş ve Nefise ile Ali adında çocuğuyla yaşamına devam eden bir kadın vardır.Ali,Fazlı beye kafa tutanların başındadır ve bu yüzden kaptırmak istemediği mer’a için uğrayıp  candostu  Karabaş ile hırpalanacaktır.

Bu sıralarda  Atatürk ölüm döşeğindedir ve sanki O yanına bu milleti de yatırmış gibiydi.O’nun sağlığını  yakından takip edenlerin sayısı bi hayli yüksek olmasına rağmenO’nun yaptıklarını takipçisi yok denecek kadar azdır,yanında bir devrimide götürüyordu Atatürk.Bu ortamdan rahatsız olanlarda vardı,Emin Efendinin  Tahir CHP mensubuydu ve Ata öiünce hortlayacak olan yobazların tepkisinden oldukca rahatsız oluyordu ve korkuyordu.On iki yılı evinde geciren Hacı Emin’e göre bu yaslı ortam ,okunan türkçe ezan ,dışarda başı boş gezen kadınlar hep kutsal insan olarak gördüğü araplara karşı çıkışımızdan  bize verilen cezalardı.Bu yobaz adam evinde kaldığı  müddetde  besleme kızı Fatma’ya göz koymuş  ve ondan bir çocuk metdana getirmiştir.

Bu sırada sevim kaldıkları otelden yabancı bir gençle kaçmıştır,Ragıp Bey İstanbula dönüp kendini bir mitingde bulmuyor, neler olduğunu anlayamadan fakirleşmiş,politikaya atılmış,sefil bir hayat süren eski milyoner dostu Sırrı Bey’e rast geliyor.Bu sefil adamın bir zamanlar yanında  şöfor konumunda olan Hayri Bey şimdi toplumda Hayri Beyefendi diye bilinmektedir.

Eski komiser Hamdi Bey ceza evinden çıkımıştır,dadısının yanına gider.Romanda yer yer seselilikleriyle ortaya çıkan Pertev’in eşinin kardeşi bu dadının yanında oan yardımcı olmaktadır ve çok geçmeden bu serseri de eve yerleşecektir.

      1946 seçimleri ile CHP hukumeti kurulmuştur,din dersleri okullara konmuş,Türkçe okunan  ezan kaldırılmış ve imam hatip liseleri açılmıştır.Emin  Tahicioğlu bunları  bir aldatmaca olarak değerlindirmektedir. Bu sırada hacılara verilen inadiye isimli başlık Hacı Emin’I on iki yıl ardan sonra dışarı  çıkartacaktır.

      Semra zengin bir adamın metresi durumuna düşmüştür ve bu üzüntÜ annesini daha fazla ayakta bırakamaz, Fuat bu olaylarla iyice bunalmıştır ve kavga ettiğ dostu Ahmet  Namzi’nın evine gider,evde yaşadıkları  tartışma sonucu dışarıda  bir gezintiye çıkarlar ve içlerindeki nefreti bir tarikatın ayin yaptıkları türbeye girip boşaltınca  tepeden inme inkılabın  bu köksüz öncüleri de  hayata gözlerini yumarlar.

 

 

  1. KİTABIN ANAFİKRİ:

         Türk inkılabının temellerinin  lazım geldiği kadar tehlikelerden  uzak olmayışıdır.

  1. KİTAPDAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ.

          Eserde adı gecen karaman sayısının çok fazla olaması nedeniyle başlıca kahramanların değerlendirilmesini yapacağım:

         Servet Bey : Bir bankada müdürlük  yapan bu şahıs, fakirlik içinde büyümüş, okuluna  zor şartlarda devam etmiş ve meşrutiyet  döneminde gittiği  Paris şehrinde aldığı öğrenim sonucunda bu makama gelmiştir.

          Mühendis ragıp Bey: Servet  Bey’in kızına  aşık olan , zengin , beyefendi, dürüst bir vatanseverdir.Romanaın büyük bir bölümünde Sevim ile yurt dışındadır.

          Halil Ramiz : İnkılabımıza  gönülden bağlanmış ,  feragat sahibi ,ileri düşünüşlü bir milletvekili.

          Hacı Emin Efendi: Şapka inkılabından sonra yıllarca evine kapanmış, ev halkının sürekli huzurunu bozan ,şeriat hayranı olan ve Atatürk’ü yaptığı devrimden dolayı dinsiz sayan ve O’ndan nefret eden zengin bir yobazdır.

          Komiser Hamdi Bey: Nazik , iyi yürekli , dürüst bir memur,üç defa evleniyor  üçündede eşlerinin katili oluyor fakat dördüncü eşini durumu anlaması üzerne ceza evinde giriyor.

           Fuat:Başarılı bir vatansever oğlu  olan bu şahıs felsefeye fazlasıyla dalan birisidir.

           Anmet Nazmı Bey: Chait Halid adındaki dostuyla inkılabımıza öncülük etmeye çalışan fakat  sonradan arkadaşının bu yoldan sapması üzerine tek kalan bir felsefe öğretmenidir.

 

 

5.KİAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

      Bu roman  Türk inkılbı’nın gecirdigi safahlardan tablosunu önümüze seriyor ve bize bazı uyarılarda bulunuyıor.Hacı Emin örneği gibi kendi köşesine çekilmiş şahısların bize tehlike yaratabileceğini ve bunların zamanı gelince başımıza  üşüşebileceğini altını çiziyor.

 

 

 

6.KİTAP YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

     27 Mart Kahire’de doğdu.13 Aralık 1974’te Ankara’da öldü.1903’te İzmir İdadisi’ne girdi.1908’de başladığı İstanbul Hukuk  Mektebi’ni bitirmedi. 1921’de Ankara’ya çağrıldı ve bezi görevler verildi.1931’de Manisa milletvekili oldu.1932’te Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında  yer aldı.savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için  kadro dergisinin 1934’te yayımına son vermek zorunda kaldımasından sonra Tiran elçiliğine atandı.Daha sonra 1935’te Prag , 1939’ta La Haye,1942’te bern,1949’ta Tahran ve 1951’bern elçiliklerine getirildi.

BAŞLICA YAPITLARI:Roman : Kiralık Konak,1922;  Nur Baba,1922;   Hüküm gecesi,1927;   Yaban ,1932;  Ankara,1934;  Panorama , 2 cilt, 1953 - 1954

Öykü: Bir Serencam, 1913;  rahmet, 1923;  Milli savaş Hkayeleri, 1947 .

Anı: Zoraki diplomat, 1955;  Anamaın Kitabı,1957;   Vatan Yolunda ,1958.

Çeşitli: Bütün Eserleri,ilk 15 cilt,(ö.s.),A.Öskırımlı(yay.), 1977-1984.

 

 

 

 

 

 

 

 

HAZIRLAYAN                                    :

 

İMZASI 

ADI VE SOYSDI                                 : İLKİN AİLYEV

APOLET NUMARASI                        : 4906

KISMI                    : 94

TARİH                                                : 22.04.2002

 

Ön izleme

KİTABIN ADI

ATEŞ GECESİ

KİTABIN YAZARI

REŞAT NURİ GÜNTEKİN

YAYIN EVİ VE ADRESİ

İNKİLAP KİTAPEVİ,ANKARA CAD.95. İSTANBUL

BASIM YILI

1988

KİTABIN KONUSU

BU ESER MİLAS’A SÜRGÜN EDİLMİŞ BİR SUBAY ÇOCUĞUNUN KARŞILAŞTIĞI OLAYLARDAN BAHİS EDİYOR

 

 

 

 

    Milas’ta ilk önce Kaymakam ve Selim Bey ile tanıştım.Kaymakam şen bir adamdır.Kısa boylu ve ferah bir sesi vardı.Selim bey ise doktordu.Çok konuşmaz , soğuk  ve mağrur görünüyordu.Akşam oluyordu kaymakam doktora selenerek :Siz ne yapmayı düşünüyorsunuz? Eve gidecekmisiniz?   Doktor cevap vermedi. Gitmeyin ya… Ne yapacaksınız boş evde.Akşam Sait ustada beraber yemek yeriz. Akşam sait ustanın lokantasına gittik. Kaymakama balık yasaktı  fakat O,ise buna aldırmıyor ve usatadan balık istedi.Sofra açıldı.Kaymakam şiir söylemesini çok severdi.Arada bir ayağa kalkar ve şiir söylerdi. Birde  bana sorduğunda ne diyeceğimi şaşırıyordum.Bilmiyorum efendim dediğimde kaymakam suratını astı. İzin verirseniz bu gece balıkla beraber bir iki kadehcik kaldıracam.Selim Bey gülümsedi:Orası belli , demek buraya içmeye geldiniz. Sonra kaymakam  bana dönerek:Babanız varmı? Var efendim . İçki kullanıyormu ? Kullanıyor efendim dedim.

    Bir az ara geçtikten sonra kaymakam yine ayağa kalakarak bildiklerinden yine bir kaç mısra söyledi.

Yemek bidikten sonra kaymakam beni kalacağım yere götürdü.Yolda gidereken kaymakam bana sokakları anlatıyordu.kalacağım yer bir ermenin evi idi . Dul bir kadın. Dar sokaklardan geçerek kalacağım yere geldik. Ev sahibinin ismi Matmazel Varvar idi.o elliyi geçmiş genç bir kadındı.Rum mahallesinden  geçerek yavaş yavaş eve yaklaştık.Evin önünde siyah elbiseli bir kadın oturuyordu.Bu Matmazel Varvar idi. Bizi görür görmez ayağa kalktı.Kaymakam Mtmazeli görür görmez : Bu ne güzellik Vrvar diye seslendi.Bak sanba yeni kiracını getirdim. Kymakam Bey ayrıldıktan sonra eve girdik.Matmazel bana kalcağım odayı gösterdi.Odaya yerleştikten sonra  üzerimi deyiştirmek istedim fakat, değiştireceğim elbise yok idi.Bunu üzerine Matmazel aşğıya inip ,bana üzerimi değiştirecek bayan elbisesi getirdi. Ben elbisemi değiştirip aşağıya indim. Varvar bana bakıp gülümseyerek: Güzel bir Matmazel oldunuz dedi.dha sonra koltuğa oturdum Matmazel ince sele : Siz daha çocuksunuz ne yaptınızda sizin başınıza bu iş geldi? Kymakam kaşla göz rasında  Varvara bir şeyler söylediği anlaşılıuyordu.

     Ertesi gün Uykudan uyanınca Mtmazelin sorusunu bende kendi kendime  sordum.Evet bu yaşta okuldan alınarak sürgüne gönderilmemin sebebi ne idi.

Vücudum ve zihnim dinlenmişti. Mühendislik okulunda okumamla beraber  bir iki tane de zayıfım vardı. Bir kaç ay sonra başlayacak olan sınavlardan geçeçeğimden şüphem yoktu.

O gün bir yazılı sınavımız daha vardı.Sorular çok kolaydı.Bu yüzden kendiminkin bitirip arkadaki arkadaşımada  cevapları yazıp vermiştim.Arkadaşımın kağıtı dizlerinin üzerine koyup  ara sıra bakması ve ağzı ile hecelemesi hem beni hemde kendini ele vermişti.Tabii ikimizinde notu sıfırdı.Üsteli ceza alcağımızda muhakaktı.akşama doğru beni müdür odasına çağırdı.Müdür odasında iki komiser vardı. Fakat buna bakmayarak müdürün çevresi sakin ve tatlı idi.Nerdeyse yüzüme bakmadı.

Kemal Bey yukarı çık harici elbiseni giy…. çantanızı da toplayın . ddemek mektebden atılıyoruz.Utanmayıb bir şeyler söylemek lazımdı.Müdür Bey nasıl olsa bir cahillik yaptım.Emin olun birinci defadır.Müdür bana bakrak: Ne birinci defa ? kopya işi efendim. Sen kopyamı çektin? Çok fena sizden hiç beklemezdim.Fakat bunun kopya ile alkası yok idi.Bu beylerle bir yol gideceksiniz. Nereye? Bu defa kekelemek sırası ondaydı: Merak edişlecek bir şey yok çocuğum… Ban emniyetiniz vardı tabii.Ertesi gün karanlık bir binanın önünde durduk.Polisler benim kayıtlarımı yaptıktan sonra gittiler. Bir kaç gün sonra babam geldi.Babamala  orada konuştuktan sonra beni buraya Milasa  gönderdiler. Milas’tan bir daha kurtulmamak korkusunu içimden bir türlü atmıyordum.Rum sokağında bir kaç kızla tanıştım.Maryanti,Eleniça,Rina , Miyeris Panelopiça . Bu kızlarla beraber olurken kendimi büyük gibi gösteriyordum, diğer mahalle çocuklarından farklı görüyordum.Kızlar ben mahalledeyken yanıma yaklaşır, bol bol sohbet ederdik.Fakat bir gün kilisede bir eğlence düzenlenmişti.Kiliseni gezerken kenarda oturmuş bir kıza gözlerim takıldı.Dışarı çıktım .Rina’da ya nıma geldi. Arka tarafada kızlar ateş üzerinden atlıyorlardı, onlara doğru yaklaştık.Az önce kilisede gördüğüm kızda ordaydı.Yavaşça ona yaklaştım onula sohbet etmek istedim fakat,türkçeden anlamadığı için söylediklerim cevapsız kaldı.Ertesi gün Rinay’la sokakta buluştuk.fırsat bulup o kız hakda bir az  bilgi almak istedim.Rina bana o kızın türk olduğunu söyledi.Bir türk kızı neden benimle konuşmadı?. Aradan uzun zaman geçti.Bir gün yine caddade  gezerken evin önünde bir araba gördüm.Yavaş yavaş eve doğru yaklaştımBu gelenler annem ve babamdı.Bu beni çok mutlu etmişti.Annem rahatsızdı o yüzden fazla kalmayacaklarını söyledi.Annem hala bana çocuk  gözüyle bakıyordu.Mtmazelle oturup konuştular.Nihayet vakitleri doldu.Ve günün bir sabahında annemle babam gitmek için hazırlanıyorlardı.annem ve babam yola çıktılar ve ben onların arkalarından atla geliyordum, onları Çeşme başına  kadar uğrluyacaktım.fakat babam buna izin vermedi.Annem gil uğurladıktan sonra eve doğru atı koşturmaya başladım.Eve döndüm ve hastalığımın yeniden başladığının farkına vardım.Kaymakamla görüştüm oda bana kendisinin okuduğu bir romanı verdi. Bu roman okuduğum kazada ayağımı kırdığım güne kadar sürdü.Daha sonra tedavim içi doktorgilin evinde tedaviye devam edecektim.Bu arada dün gece evde baya gürültü vardı ve bu gürültü yüzünden uyuyamamaıştım.Ertesi gün doktor yanıma geldi ve halimi sordu ve bende buradan kurtulmak  için  halimin çok iyi olduğunu söyledim.Varvar hanımda benim ziyaretime gelmişti.Kaymakamda geldi.Kaymakam Varvar’I burda görünce:Kız ben bu işten şüphelenmeye başladım diye Varvar hanımla dalga geçmeye başladı.Akşam doktorun kızkardeşi gelmişti baya gürültü vardı.Selim Bey akşam çok kızmıştı.Ertesi gün Selim Beyle ablası yanıma geldiler.Selim Bey’,n kızkardeşi Afife hanımda onlarla beraber geldi.Doğrusunu söylemek gerekirse ben Afifeden hoşlanmaya başlamıştım.Doktorgilde kalmam bittikten sonra eve döndüm.Varvar kapının önünde oturuyordu beni görünce kaltı ayağa yanıma geldi.Bir az şikayetlendikten sonra ben odama çıktım.Aradan bir kaç ay geçtikden sonra yine Varvar beni kapının önünde karşıladı ve Afife hanımın onlara gitmediğim için beni suçladığını söyledi.Bu benim için bir fırsatdı.Afifeyi görebilecektim, yine sohbet edecektik.Uzun zaman geçti ve en sonunda beb yine İstanbula dönesi oldum.Afifeyi ise hala aklımdan çıkaramıyordum.İstanbulda Afifede bizimle idi.Annele çok iyi anlaşıyorlardı.Hiç bir anne kızıyla böyle anlaşamazdı.Bir gün annemlerle bahçede oturuyorduk.Annem uykusu geldiği için eve çıktı.Afifeyle ben yanlız kalmıştık..Akşam uzun bir sohbet ettik.Fakat zaman öyle getirdiki, bir gün Afifeyi tamamen görmeyecektim.Gitmezden önce bana onu vapurad uğurlamak içinban yalvardı, fakat ben onu uğurlamağa gitmedim.Söylediğim gibi Afifeyi son zamanlarda sıs sık hatırlıyoum ve şimdi eriştiğim zirveden geriye baktığımda peri diye kabul ettiğim gittikçe asılları çiğnediğini görüyorum

 

 

 

 

Ön izleme

KİTABIN ADI

KİRALIK KONAK

KİTABIN YAZARI

Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU

YAYINEVİ VE ADRESİ

İletişim Yayınları Klodfarer Caddesi İletişim Han No: 7 Cağaloğlu 34400 İSTANBUL

BASIM TARİHİ

20. Baskı 1999 İSTANBUL

KİTABIN YAYIM MAKSADI

Türk toplumunun tarihsel gelişim sürecinde ilk belirtileri XVIII. Yüzyılda görülen ve tanzimatla somutlaşan batılılaşma hareketleri buna bağlı olarak hayat tarzı, değerler ahlak kısacası kültürel değişim.

 

 

1.KİTABIN KONUSU:

 

 Kiralık Konak bir töre romanıdır. Eserde üç neslin çatışması yansıtılmaktadır. Olay bir konakta geçer. Romanda nesiller arasındaki farklar,  hızlı değişimin beraberinde getirdiği sakıncalar sergilenmiştir. Seniha-Faik-Hakkı Celis üçgeni romanın yapısının iskeletidir. Seniha’ya karşı ciddi duygular beslemeyen Faik’in onu elde etmesi karşısında Hakkı Celis’in çektiği ıstıraplar ve torununun geleceği uğruna onurunu bir yana bırakan Naim Efendi’nin çilesi anlatılıyor.                           

 

2.KİTABIN ÖZETİ:

 

Naim Efendi çok zengin, zengin olduğu kadarda hesaplı bir kişiydi. Babasından kalma bir servetti. Büyük bir ihtimamla idare ve muhafaza ediyordu. II. Abdülhamit döneminde devletin yüksek mevkilerinde bulundu. Bir çok defalar valiliklerde dolaştı. Şürayı Devlet Azası, Rüşümat Müdiri Umumisi oldu. İnkılaptan iki sene evvel dolaşık bir “TEVLİYET” (Mütevellilik) davası yüzünden istifasını verdi ve Hükümet işlerinden tiksinerek bir köşeye çekildi. Fakat memuriyet döneminden kalma bayramlaşma ve özel deftere imza olayını hiçbir zaman aksatmazdı.

Bütün çocukluğu, bütün gençliği İstanbul ‘un en kalabalık konağında geçen Naim Efendi eğlenceli meclisleri, ahbap arasındaki sohbetleri, misafirlere ziyafetleri çok severdi. Fakat öyle bir zaman yaşadı ki bunların hepsi yasaktı. Naim Efendi yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak şöyle dursun, son senelerde yazılan ve konuşulan Türkçe’yi de anlamıyordu.

Bundan beş sene öncesine kadar karısı Nefise Hanımefendi yanı başında idi, rahatını huzurunu mümkün mertebe koruyordu. Zira, bu ihtiyar kadın ölünce evin içinde yalnız kaldı. O öldükten sonra yerine Sekine hanım geçti; fakat Sekine Hanım hiçbir cihetten annesine benzetmiyordu. Tabi ki babası gibi çekingen, içinde titiz, iradesiz, tembel bir kadındı; hususiyle kocasının nüfusuna ve çocuklarının arzularına son derece uyardı. Kocası ise kırk beş yaşında bir züppeden başka bir şey değildi.

Naim Efendinin damadı Düyunu Umumiye Müfettişlerinden Servet Bey, Naim Efendinin saflığından yararlanarak bütün iradesini konak içerisinde istediği gibi yürütüyordu. Servet Beyin oğlu Cemil henüz yirmi yaşında bir mektup çocuğu olmasına rağmen Beyoğlu’ndaki büyük lokantaların, gazinoların, barların sadık gediklisi idi. Bu yaşında bir çok zevkleri vardı. Biraderinin küçük sırlarında vakıf olan Seniha ise son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzerdi. Körpe ince ve çolak vücudu ipek böcekleri gibi daima biçim değiştirme, başkalaşma içerisindeydi.

Pazartesi günleri Seniha’nın çay günleridir. Avrupa’nın bütün kibar kadınları gibi o günleri giyinir; kuşanır ve tam beşte konağın salonunda nadir görülen bir hanımefendi vakariyle ziyaretçilerini beklerdi. Seniha salonun bir köşesinde iki genç kızla halasının torunu Hakkı Celis’in kendisine okuduğu şiirleri dinler, gözüküyordu. Bu genç kendisinden iki ay küçük olmasına rağmen ve bir çok şiiri bazı mecmualarda çıkmasına rağmen ona parmakları mürekkep lekeli ve pantolonunun dizleri çıkmış zavallı bir mektep çocuğu gibi görünmekten kurtulamıyordu. Saat beşe henüz gelmişti ki; Faik Bey konağı ziyarete geldi. Faik Bey Cemil’in yakın arkadaşları arasındaydı. Kumral, zayıf, uzun saçları iyi taranmış bir gençti. Küçük yaşından beri Avrupa’nın muhtelif şehirlerinde dolaşmış, oturmuş olduğu için hareketlerinde hiç sahte görülmeyen bir frenk zarafeti ve kıvraklığı vardı. Faik Bey ile Seniha arasındaki münasebetin bir arkadaşlık derecesinden fazla olduğunu genç kızın bütün erkek ve kadın arkadaşları bili verirlerdi.

Fakat, buna da hafif bir flört manasını verirlerdi. Zira Faik Bey, pek çapkın bir delikanlı ve Seniha, pek şuh bir genç kızdı. Günden güne aralarındaki sevgi çoğalmaya başladı. Faik Bey için Seniha’yı sevmek birdenbire vazgeçilmeyen ihtiyarlardan biri oluverdi. O şimdi kumara ne kadar düşkün ise, Seniha’yı da o kadar arıyor. Seniha’ya kendini o kadar düşkün hissediyordu. Dört günlük bir ayrılıktan sonra sabah Faik Bey konağa geldi. Henüz herkes uykudaydı. Saçları karma karışık, yüzü sapsarıydı. Yanaklarında üç günlük bir sakal, toz renginde bir kir tabakası vardı. Seniha ne var? Ne oldu? Demek isteyen gözlerle Faik Bey’ i süzdü. Faik Bey sessiz bir şekilde hiçbir şey söylemiyordu. Seniha daha sonra kardeşi Cemil’ den öğrendiği kadarıyla Faik Bey’ in kumarda Üç yüz elli lira kaybettiğini ve paraya ihtiyacı olduğunu öğrendi. Cemil parayı Seniha’nın büyükbabasından istemesini söyledi. Seniha’nın bunun mümkün olmayacağını söylemesi üzerine Cemil Seniha’nın elmaslarını rehin koymasını istedi.

Seniha dolabını açtı içinden bir çekmece çıkardı. Çekmecenin içinden birkaç tane mahfaza aldı ve birer birer Cemil’e uzattı.

Ve hayatında ilk defa olarak ağır ve ciddi bir şekilde düşündü, kaldı. Hayat bir an içinde, ona çıplak ve en kaba haliyle görünmüştü. Bu dünyada her şey ne bayağı, ne beyhude, ne kirliydi... Bu dünyada güzellik bir hayal, sezgi bir efsane, asalet ve zerafet, insanın üstünde hafif bir cilaydı. En güzel bir yüze bir iskelet ifadesi vermek için iki gecelik bir uykusuzluk, bir sevgiyi bir alışverişe çevirmek için birkaç paket iskambil kağıdı, en zarif bir adamı bir dilenciye döndürmek için üç yüz elli liralık bir borç kafiydi.

Seniha kalbinin bu bir günlük imtihanından epeyce değişmiş çıktı. Aşktan evvel ki alaycı, havai, şuh ve işveli haline avdet etti.

Konağı kiraya verip kardeşi Selma Hanımefendinin yanına taşınma bahsi çıktığından beri Naim Efendi’ nin rahatı huzuru büsbütün kaçtı. Selma Hanımefendinin kararı o kadar katıydı ki hiçbir mazeretle bunun önüne geçmek kabil olmuyordu.

NAİM EFENDİ;

“Burada doğmuşum, burada yaşamışım, ihtiyarlamışım! Nasıl bırakır giderim? Diyordu.”

SELMA HANIM;

“Burada, fareler, örümcekler ortasında yapayalnız öleceğine, benim yanımda benim gözüm önünde ölürsün” diyordu.

Konak, Naim Efendiyle beraber, her gün biraz daha yıkılıp gidiyordu. Zili bozulan sokak kapısı ağır bir tokmakla vuruluyor ve bir çok gıcırtılarla mustarip bir hayvan gibi sarsıla açılıyordu.

 

3.KiTABIN ANA FiKRi:

 

Kiralık Konakta Osmanlı İmparatorluğunun çöküş dönemindeki toplumsal nedenler dile getirilir.Kiralık Konak İmparatorluğun çöküş çanlarının kulak yırtan sesleri içinde, kuşaklar arasındaki değişen değer yargıların buna bağlı olarak da yaşam biçimlerinin çelişkisini sergileyen bir romandır.

Seniha – Faik – Hakkı Celis üçgeni romanın yapısının iskeletidir. Toplumsal rüzgarların savurduğu bu insanlar birer yaprak gibi uçuşuyorlar, hiç toprağa düşmüyorlar. Kiralık Konaktaki kahramanların ortak özelliklerinden biri de düşün-dükleri, ettikleri dünya ile gerçek yaşamları arasındaki bağlantısızlıklardır. Onlar için yaşamın her gerçeği birer beklenmeyen darbedir.

Konağın dağılıp satılığa çıkarılmasıyla biten roman bir zümrenin çöküntüsünün üç kuşaklık hikayesidir.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

Naim Efendi:Bir zamanlar en büyük devlet memurluklarında bulunmuştur ama artrık emeklidir.Karısı ölmüştür.Gerçek bir Osmanlı efendisidir.

 

Seniha:Naim Efendi’nin torunudur.Körpe,ince,çevik vücuduyla sürekli bir değişim içindedir.

 

Servet Bey:Naim Efendinin damadı Seniha’nın babasıdır.Müslümanlıktan ve türklükten nefret eden bir kazasker oğludur.müthiş bir hayranlığı vardır;o da Avrupa hayranlığı, frenk taklitçiliğidir.Züppe biridir. Konağı dilediği gibi çekip çevirmek sevdasındadır.

 

Sekine Hanım:Naim Efendi’nin kızı Seniha’nın annesidir.Sekine Hanım, sessiz bir kadındır.

 

Hakkı Celis:Seniha’nın halasının torunudur.Seniha’ya aşıktır.Başlıca zevki , Seniha’ya,onun için yazdığı şiirleri okumaktır.

 

Faik Bey:Seniha’ya karşı ciddi bir duygu beslemediği halde onun kalbiyle oynamaktan çekinmemiştir.Seniha’yı hamile bırakır ama evlenmeyi kabul etmez.

 

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

 Kiralık Konak bir töre romanıdır.Eserde, üç neslin çatışması yansıtılmaktadır.Bunlar, 19, yüzyılın Osmanlı Efendisi, İkinci Meşrutiyet döneminin aşırı alafrangası ve Birinci Dünya Savaşı sırasındaki gençliktir. Olay kapalı ve dar bir çerçevede geçer. Bu bir konaktır. Böylece nesiller arasındaki uçurum, hızlı değişimin getirdiği ahlak buhranı usta bir biçimde sergilenmiştir.

 

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

 Kahire’de doğdu. Manisa’nın Karaosmanoğluları ailesindendir. Öğrenimini bir Fransız okulunda tamamladı. 2.Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’a geldi. Fecr-I Ati topluluğuna katıldı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazmaya başladı. Üsküdar Lisesi’nde felsefe dersleri okuttu. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’ya geçerek Batı Cephesi’nde bulundu. Deneme, makale, anı, oyun türlerinde eserler veren Yakup Kadri Karaosmanoğlu, daha çok romanlarıyla tanındı. Romanlarının konusunu tarihsel ve toplumsal olaylar oluşturur.

 

HAZIRLAYANIN

Adı

NEŞAT

Soyadı

GÜNERİ

Apolet No

4907

Kısım

94

Tarih

02 04 2002

 

 

Ön izleme

KİTABIN ADI

Nehrin Dönemeci

KİTABIN YAZARI

V.S.NAIPAUL

YAYINEVİ VE ADRESİ

İletişim Yayınları Cağaloğlu / İSTANBUL

BASIM TARİHİ

1999

1.KİTABIN KONUSU:Olaylar Afrika’da bir sahil kıyısında geçmektedir. O zamanki Afrikanın durumunu ve insanlarını ,ordaki hayatı konu alan kitapta olaylar tamamen ticaret düşkünü biri olan Selim’in etrafında dönmektedir. Selim’in nehrin dönemecindeki kasabada bir dükkan alarak başladığı ticaret hayatı va başına gelenler anlatılmaktadır.

2.KİTABIN ÖZETİ :

Selim (Hikayenin Kahramanı) Afrika’ nın doğu sahilindendir. Sahil tam anlamıyla Afrikalıların bulunduğu bir yer değildir. Arap, Hintli, İranlı, Portekizli karışımı bir yerdir. Selim Hint Okyanusu insanıdır. Gerçek Afrika kilometrelerce içerdedir. Selim' in Arabistan, Hindistan ve İran’ la ilişkisi vardır. Oralar aynı zamanda atalarının memleketidir. Ancak Selim Arap, İranlı yada Hintli olduğunu benimseyemez. Kendini o insanlara kıyasla Afrikalı hisseder. Müslümandır, fakat sahildeki Arap ve diğer müslümanlardan ayrıdır. Davranışları Kuzeybatı Hindularına daha çok benzemektedir.

Savaş bitmiş, kıta parsellenmiş, ülkeler bağımsızlıklarını kazanmaya başlamış ve birçok karışıklıklar yaşanmaya başlanmıştır. Selim kendine bir iş bulmak için kıtanın doğu sahilinden iç bölgesine gelir. Nehrin dönemecindeki kasabadan bir dükkan alır, ticaret yapmaya başlar.

Ülkede barış kendini yeni yeni göstermektedir. Fakat Afrikalıların çoğu karışıklık zamanlarında ormana, gizli ve ulaşılması zor köylerine döndüğü için işleri kötü gitmektedir. Barış devam eder. İnsanlar tekrar kasabaya dönmeye başlar. Zabet adında bir kadın müşterisi vardır. Ayda bir alış-veriş için köyünden gelir. Orman ve tehlikeli yerlerden nehir boyunca tekrar geri döner. Zabet’ in bir oğlu vardır. Çoğcunun babası güney kabilelerden birine mensuptur ve tüccardır. Sömürge döneminin mucizevi barış ortamında kabile sınırlarına aldırmadan gezerken Zabet’ le tanışır. Bağımsızlık ilan edildiğinde kabile sınırları yeniden önem kazanır. Güneyli adam oğlunu alarak kendi topraklarına geri döner. Babası ölünce çocuk tekrar Zabet’ in yanına gelir ve kasabadaki lisede okumaya başlar. Adı Ferdinand’ dır. Annesi Ferdinand’ ı Selim' e emanet eder. Ferdinand başarılı bir öğrencidir ve Selim' den kendisini Amerika’ ya göndermesini ister. Kasabada karışıklık devam etmektedir. Ayaklanma ihtimaline karşı kasabaya askerler gelmiştir. Lise' de dersler askıya alınır. Lise güvenli değildir. Ferdinand Selim' in yanında çalışan Metty’ nin yanında kalmaya başlar. Kasabada ticari hayat tekrar hareketlenmeye başlar. Kasaba büyür ve ticaret merkezi haline gelir. Kasabada Bigburger' le tanışır. Kasabada komiteler kurulmuştur. Komiteler kendi insanlarını işlere yerleştirmeye çalışmaktadır. Selim bir iş için komitelerle diyalog kurar. O sıradan bir kişi değildir . Bir kadın kendisine diplomat olmasını önerir. Ülkesi belli olmayan kimse diplomat olamayacağı için Selim Hindistan’ ın vatandaşlığına girer. Diplomat olarak Londra’ ya gider, Bir müddet sonra Afrika’ da ayaklanma çıkar. Ülke tekrar değişmiştir. Selim ülkesine geri döner ve Metty’ le buluşur. Ülkede yabancıların malları ellerinden alınır. Metty ve Selim' in hiçbir şeyi kalmaz ve dükkanına da kilit vurulur. Kendi malları Selim' e envanter yapılarak geri verilir. Ancak envanter sadece kaybettiği malları göstermektedir. Selim gizli işler yapmak zorunda kalır, altın ve fildişi ticaretine başlar. Bazen askerlerden bile mal almak zorunda kalır. Bir süre sonra işler sarpa sarar ve ülkeden ayrılır.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:  Kitapta Selim’in yaşadıklarıyla birlikte hayatın ne kadar zor ve ne kadar acımasız olduğu anlatılmaktadır.Dünyada süregelen düzensizliklerin insan azmini bile yenmeyi başardığını anlatmaktadır.Bu yönüyle okunması faydalı olacak bir kitaptır.

4.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:  Bu eser konusu itibariyle her yaşta insana hitap eden ve herkese birşeyler kazandıracak bir kitaptır.Özellikle günümüz ortamıyla bağdaşan bir görüntü çizmesi kitap için bir artıdır. Yalnız kitabın sürükleyici veya etkileyici olmamasından dolayı çekiciliği azdır.Daha heyecanlı veya daha duygusal bir eser bekliyordum. 

5.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: 1932’de Trinidad’da doğdu. 1950’de bursla geldiği İngiltere’de Oxford Üniversitesini bitirdi. 1954’te ilk kitabını yazdı ve başka hiçbir işte çalışmadı. 1960’ta İngiltere dışına yolculuklar yapmaya başlayarak gezi türünde başarılı yapıtlar verdi. The Middle Passage’da (1962) Batı Hint Adaları ve Güney Amerika’daki sömürgecileri ve işbirlikçileri anlattı. Yarı-otobiyografik romanı An Area of Darkness’da (1964) Hindistan’da geçirdiği bir yılda edindiği izlenimleri aktardı. The Overcrowded Barracoon (1972) seçilmiş makalelerinden oluşur; A Wounded Civilization (1977) Hindistan hakkında analitik bir çalışmadır. The Return of Eva Peron ve Killings in Trinidad (1980) gerilla faaliyetleri sırasında Arjantin’deki olayları, Mobutu’nun Kongo’sunu ve Michael X Black Power hareketini konu eder. Among the Believers: An Islamic Journey (1981), yazarın 1979 ve 1980’de İran, Pakistan, Malezya ve Endonezya’ya yaptığı yedi aylık bir yolculuktaki izlenimlerini anlatan geniş kapsamlı bir araştırmadır. Finding the Centre (1984); iki farklı anlatım biçimiyle yazma sürecini ve okuyucuyu bu sürece ortak etme çabasını anlatır. A Turn in the South (1989) Güney Afrika’nın derinliklerine yaptığı yolculuk hakkındadır; India: A Million Mutinies Now ise modern Hindistan’daki toplumsal huzursuzlukları konu alır. V.S. Naipul 1993’te “yaşayan İngiliz yazarlarının yaşam boyu çalışmalarına” verilen David Cohen ödülünü kazandı. Yazarın diğer yapıtları şunlardır: The Mystical Masseur (1957; John Lewellyn ödülü), The Suffrage of Elvira (1958), A House for Mr. Biswas (1961), Mr Stone and the Knights Companion (1963)

 

HAZIRLAYANIN:

ADI:NEŞAT

SOYADI:GÜNERİ

KISIM:94

APOLET NO:4907

TARİH:02 04 2002

Ön izleme

     

 

 

 

KİTABIN ADI

ESKİCİ VE OĞULLARI

YAZARI

ORHAN KEMAL

YAYIN EVİ

REMZİ KİTABEVİ

BASIM YILI

1985

 

 

KİTABIN KONUSU:

  Eskici ve Oğulları’nda topal eskici ile iki oğlunun özlemlerini,düşlerini,bu özlemlerle düşleri gerçekleştirmek için verdikleri savaşı ve sonunda ellerinde avuçlarında kalanı da yitirirek çöküşlerini anlatır.

 

KİTABIN ÖZETİ:

Topal eskici,Trablus’ta savaşırken sol bacağını kahpe bir İtalyan kurşununa verir.Gençliğinde kundura tamirciliği ve demircilik öğrenmiştir.Kurtuluş savaşı’ndan sonra bir süre eskicilik yapar.İşleri gayet güzeldir.Bir zaman sonra kunduracılık üzerine işler tasarlar.Bunun üzerine Çukurova’nın zengin köylerinden birine göçer.Eskicilikten bıkmıştır.Demir araçların onarımıyla uğraşacaktır.İşler iyi gider,İkinci Dünya Savaşı bitip de renk renk, biçim biçim traktörler akmaya başlayınca Topal’ın işleri bozulur:Memleket ziraatinin işi bundan böyle Amerikan makineleriyle görülecekti.Orta Çağdan kalma köhne demirci dükkanlarına ne ihtiyaçları vardı.Köyle ilişiğini keser kentin yolunu tutar.Kent değişmektedir:Yeni apartmanlar, oteller, asfalt yollar…Ve Topal yeniden eskiciliğe başlar.Büyük oğlunun çalıştığı fabrika işi paydos edince ve büyük oğlu üç çocuğuyla ortada kalınca, geçinmek adamakıllı güçleşir.Baba ve iki oğul eskici dükkanında çalışmaktadır ama Dokuz boğazı beslemiyor bu dükkan, zorla değil ya!

Babasının küfürlerinden ve başının çaresine baksın sözlerinden bıkan büyük oğul tohumlu pamuk toplamaya karar verdi.Küçük oğul da katılır bu karara Ve hemen düşlere başlar:Kışın ağasıyla kendi hesaplarına açsalar eskici dükkanını… Hiç olmazsa vara yoğa bağırıp çağırması, pis pis küfürleriyle babası yoktur başlarında.İki kardeş, güle oynaya, çalışır akşamları da…Dükkanda kapanıp kalmak zorunda değildirler.Haftada bir iki gün kafaları çekseler, geri kalan günlerde sinemaya, tiyatroya gider; vakit geçirirler.

Madem eskicilik fosladı, işi ısmarlamacılığa, toptancılığa dök.Dükkanım var makinem var, kalıplarım herbir şeyim tamam.Eksik olan sermaye mi? diyen Topal, oğullarıyla birlikte  pamuk toplamaya giderse, hep birlikte çalışarak gereksindikleri sermayeyi sağlayabilaceklerine inanır.

Bir sabah boyaları dökük bir kamyon gelir; tekmil mahalle kapılara, pencereler dökülmüştür.Dokuz kişilik aile pamuk toplamak için yola düşer.Sarı sıcak, sivri sinekler… Hepsi sıtmaya yakalanır.Önce Topal başlar şikayete:Ne dedik de geldik buralara?Yazısı da yabanı da bataydı.Bizim harcımız mı bu? Kötü çalışma koşulları, yoksulluk, sıtma aileyi birbirine düşürür:Topal karısı ve kızıyla kente döner.

İki oğul güçleri yettiğince dayanırlar.İşin acemisi olduklarından fazla pamuk toplayamazlar.Topladıkları pamuk aldıkları avansın ancak yarısını karşılar.Şimdi ne yapacaklardı?Şehre birkaç kuruş parayla dönüp tekerlekli dükkan açmaktan geçmiş, borçlarını nasıl ödeyeceklerini, bu işin içinden nasıl çıkacaklarını düşünüyorlardı.

Bundan böyle küçük oğlu da bugün bulduğunu bugün yiyordu.Sonunda küçük oğul da büyük oğul ve ailesi de, hasta, bitik, nerdeyse ölüm döşeğinde, kente dönerler.Topal’ın babalık duyguları coşar, varını yoğunu çocukları için harcar.Eskici dükkanını olduğu gibi devredip borçlarını öderler.El elde, baş başta kalmıştı.Dokuz kişiye ekmek yediremeyen eskici dükkanı da elden gitmişti.

 

KİTABIN ANA FİKRİ:

 Zengin insanların da birgün fakirlikle karşılaşabileceği düşüncesini vurgulayan bu kitap, içinde bulunduğumuz iyi durumun elbet birgün bozulabileceğini anlatmaktadır.

 

 KATAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 Topal: Çok paragöz, hava yapmayı seven bir kişiliğe sahiptir.

 

 Topal’ın çocukları: Babalarını fazla sevmeyen, kendi kafalarındadırlar.

 

 Topal’ın damadı: Namusuyla fabrikada çalışıp para kazanan, evine düşkün birisidir.

 

 Olaylar, aile kavramını bozulmasını anlatır. Aile bağlarının tamamen koptuğunu gösterir .Genel itibariyle konu anlatılırken yazar karamsar bir dil kullanmıştır.

 

 

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 Kitap çok akıcı olmamakla birlikte biraz sıkıcı bir kitap. Fakat konu itibariyle günümüz aile yapısındaki bozuklukları anlattığından dolayı başarılı buldum.

 

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

      Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal, 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde doğdu. Babası, 1920-1923 döneminde birinci B.M.M.’de milletvekilliği, 3 Mayıs 1920’de Vekiller Heyeti’nde Adliye Bakanlığı yapan ve 26 Eylül 1930’da Adana’da Ahali Cumhuriyet Fırkası’nı kuran Abdülkadir Kemali Bey’dir. Partisinin kapatılması üzerine 1931’de Suriye’ye kaçan babasının yanına ailece gidince, orta son sınıftaki öğrenimini yarım bıraktı. Daha sonra burada bir basımevine işçi olarak girdi. Bir yıl kadar Suriye ve Lübnan’da kaldı. 1932’de Türkiye’ye dönünce, Adana’da çırçır fabrikalarında işçilik, dokumacılık, katiplik, ambar memurluğu yaptı. 5 Mayıs 1937’de evlendi. Nisan 1938’de kızı Yıldız doğdu. Aynı günlerde Niğde’de askerlik görevine başladı. Burada, “yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana muharrik” suçundan yargılanarak, 27 Ocak 1939’da beş yıla hüküm giydi Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yattı.

1940 yılı kışında Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet’le tanıştı. 26 Eylül 1943’te tahliye olunca Adana’ya döndü. Karataş’ta toprak taşıma işinde bir ay amelelik yaptı. 14 Nisan 1944’te Devlet Demiryolları’nda “muvakkat hamal”olarak çalıştı. Aynı yılın haziranın da Güzel İzmir Nakliyat Ambarı’nda iş buldu. Bir sure sonra bu işten de çıkarıldı. 1945 yılı yazında Kilis’e giderek, kalan 35 günlük askerlik görevini tamamladı. Çorum’a sürgüne gönderildi. Babasının, dönemin başbakanı Recep Peker’e telgraf çekmesi üzerine, 26 Ekim 1946’da bırakıldı. Adana’ya dönünce sebze nakliyeciliği, Verem Savaş Derneği’nde katiplik yaptı. Bir süre sonra işsiz kaldı. 17 Nisan 1950’de ailece İstanbul’a yerleşti. İstanbul’da geçimini yazarlıkla sağladı. 7 Mart 1966’da bir ihbar üzerine iki arkadaşıyla birlikte tutuklandı. “Hücre çalışması ve komünizm propagandası’ yaptıkları gerekçesiyle tevkif edilerek Sultanahmet Cezaevi’ne gönderildi. 7 Nisan’da Türk Edebiyatçılar Birliği, Gen-Ar Tiyatrosu’nda 30. sanat yılı nedeniyle bir jubile düzenledi. Toplantıda Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal ve James Baldwin birer konuşma yaptı. Bilirkişice verilen; “suç teşkil eden bir cihet bulunmadığı hususundaki rapor üzerine 13 Nisan 1966’de serbest bırakıldı. 17 Temmuz 1968’de bu davadan beraat etti.Bulgar Yazarlar Birliği’nin çağrısı üzerine gittiği Sofya’da, tedavi edilmekte olduğu hastanede 2 Haziran 1970’te öldü.

 

 

      HAZIRLAYANIN             :

 

       İMZASI                           :

 

      ADI VE SOYADI             : EMRE ZENGİN

 

                                         APOLET NUMARASI     : 4908

 

                                         KISMI                              :94

 

                                         TARİH                             : 05.05.2002

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ön izleme

KİTABIN ADI

İNTİBAH

KİTABIN YAZARI

NAMIK KEMAL

YAYINEVİ VE ADRESİ

İNKILÂP VE AKA

BASIM YILI

1856

 

 

KİTABIN KONUSU:

Istırap ve göz yaşlarıyla dolu bir yaşam öyküsü

 

KİTABIN ÖZETİ     :

 Ali Bey , zengin bir ailenin tek çocuğudur. İyi bir öğrenim görür, on yaşına gelinceye kadar bir kaç dil öğrenir. Ancak zayıf bir karakteri vardır. Aldığı bilgilerin kişiliğinin gelişmesinde etkisi olmaz. Yirmi yaşlarında iken babası ölünce, keyfine göre yaşamaya kapılır. Çamlıca’da bir gezinti sırasında, güzel bir kadınla tanışır. Namuslu sandığı bu kadın, yosmanın biridir. Adı Mehpeyker’dir. Suriye’de çirkin işler yaparak zengin olmuş Abdullah Efendi isimli yetmiş yaşlarında, çiçek bozgunu çirkin bir ihtiyarla dost yaşamaktadır. Oğlunun böyle uygunsuz bir kadına gönlünü kaptırmasına üzülen annesi, Ali Bey’in mutluluğu için, eve Dilâşub adında güzel bir cariye alır. Yine de oğlunu bu kadının etkisinden kurtaramaz. Ali Bey bir gün yalıya gider, Mehpeyker’i evde bulamaz; kadın , dostu Abdullah Efendi ile buluşmaya gitmiştir. Bütün gece bekler, ertesi sabah yalıya dönen Mehpeyker’le kavga eder. Ayrılırlar. Ali Bey, gün geçtikçe Dilâşub’a ısınmaya başlar. Onunla evlenir. Bunu hazmedemeyen Mehpeyker, her şeyine göz yuman Abdullah Efendi ile bir plan hazırlar. Kızı hamamda gören  kadınlardan vücudundaki benler hakkında bilgi edinir . Bir takım erkekler ağzından bunu Ali Bey’e duyurur. Ali bey, annesinin kendi namusundan emin olduğu kadar iffetinden emin olduğu  Dilâşub’u acımasızca döver, kendisi de hastalanarak yatağa düşer. Kızı bir esirciye satarlar. Dilâşub’u Mehpeyker satın alır. Düşkün kadın kızın ahlâkını bozmak için çok uğraşmışsa da başaramaz. Ali Bey artık kendini tamamen sefahate verir, serveti elden çıkar, annesi bir kira evinde sefalet içinde ölür. Böyle iken, Mehpeyker’e dönmez. Ali Bey’i tekrar ele geçiremeyen Mehpeyker deliye döner. Ali Bey’i ortadan kaldırmayı düşünür. Hile ile Ali Bey Üsküdar’da bir bağ evine eğlence için çağrılr. Mehpeyker Dilâşub’u da oraya götürür. Dilâşub, Mehpeyker’in konuşmasından Ali Bey için hazırlanan komployu öğrenir. Olup bitenlerden habersiz davete gelen Ali Bey’e durumu bildirir. Adam pencereden bir çarşafa sarılıp kaçar. Karakola haber verir. Bu esnada onun paltosunu giymiş olarak bekleyen Dilâşub, Ali Bey zannedilerek bıçaklanarak öldürülür.  Ali Bey’in yaşadığını öğrenen Mehpeyker hâla tatmin olmamıştır. Ali Bey’e bir darbe daha vurmak için kendisini nasıl tuzağa düşürdüklerini bir  bir anlatır. Çok öfkelenen Ali Bey Mehpeyker’i oracıkta öldürür. Kendisi de hapishanede zavallı annesi ve Dilâşub’a vermiş olduğu zulmün azabı içinde kederinden can verir.

 

KİTABIN ANAFİKRİ:

Karar vermeden önce çok iyi düşünün, lâkin “Son pişmanlık fayda vermez.”

 

OLAYLARIN ve ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 Ali Bey:Zengin bir ailenin tek evlâdıdır. Fazlaca sinirli ve kanı oynak biridir. Aldığı iyi terbiye sayesinde hiddetini bir yere kadar yenebilir gözükse de herhangi birşeye esirlik derecesinde düşkünlüğü vardır.

Ali Bey’in Babası:Çok okumuş kültürlü ve bilgili bir insandır. Oğlunun en büyük eksiklerinden inatçılık huyunu onun karakterinden silmeye çok uğraşmıştır; fakat buna imkân göremediği için o eğlimini öğretim ve eğitim alanına kanalize ederek, oğluna faydalı bir silah kazandırmak istemiştir.

Ali Bey’in Annesi:Oğlunu iyi tanıyan akıllı ve şevkatli bir annedir. Oğlu yüzünden sefalet içinde ölürken bile hayır duasını eksik etmemiştir.

Abdullah Efendi: Mehpeyker’in bütün gelirini sağlayan adamdır. Mehpeyker’e son derece tutkun olan bu adam Suriye’nin en ahlâksız, en alçak adamıdır.

Dilâşub:Ali Bey’in eşidir. Son derece namuslu , temiz ve güzel bir kadın sadık bir eştir.

 

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 Namık Kemal’in toplumla aile yaşamımızın aksak yanlarını işleyen töresel roman <<İntibah>>la romantizmin etkisindedir. Duyguıya fazla yer verilir. Dili ağır ve anlaması bu yüzden biraz güçtür.Herkese tavsiye edilebilir realist bir kitaptır.

 

KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

 Namık Kemal; vatan şairlerimizin en büyüğüdür. Tekirdağ’da doğdu(21 Aralık,1840). Babası müneccim başı Mustafa Asım’dır. İki yaşında annesi Fatma Zehra Hanım’ı kaybedince, anne babası Abdüllatif Paşa’nın yanında özel bir öğrenim görerek Kars’a, Sofya’ya gitti. İstanbul’a geldiği zaman(1857) Fransızcayı öğrenmiş, divan edebiyatı yolunda küçük bir divan dolusu şiirler yazmış bulunuyordu. Şinasi ile tanışarak Tasvir-i Efkâr Gazatesi’ne yazmaya başladı. Yazıları ulusun gözünü açacak, istibdat idaresini yıkacak nitelikte olduğu için gazete kapatıldı, yazarları sürgün edildi. Namık Kemal, Ziya Paşa ile birlikte Paris’e kaçmak zorunda kaldı. Hürriyet Gazete’sini Londra’da çıkardı(1868). Af çıkınca İstanbul’a döndü(1870). İbret Gazete’sini çıkarmaya başladı. <<Vatan yahut Silistre>> piyesinin yarattığı heyecan üzerine, Kıbrıs’ta Magosa zindanına sürüldü(1873) oradan Midilli adasına sürüldü. Sakız adalarında zatürreden öldü(2 Aralık, 1877).

 

HAIRLAYANIN:

İMZASI              :

ADI SOYADI     :EMRE ZENGİN

APOLET NO     : 4908

KISMI                : 94

TARİH               : 14.05.2002

Ön izleme

KİTAP ÖZETİ

 

 

 

 

KİTABIN ADI

 

 

“KAR”

 

KİTABIN YAZARI

 

 

Orhan PAMUK

 

YAYINEVİ VE ADRESİ

 

 

İletişim Yayıncılık A.Ş. İstanbul

 

BASIM YILI

 

 

Ocak 2002

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  1. KİTABIN KONUSU:

 

Bu kitapta; Türkiye’nin içinde bulunduğu durumlardan en sorunlusu olmaya meyilli olan “İrtica ve Başörtüsü” konusunun örneklendirerek açıklanması, ülkemizin içinde bulunduğu büyük sorun ve örümcek kafalı kişilerin nasıl masum ve saf  Türk halkını kandırdığını ve kendilerine tapınılacak duruma getirdiklerini anlatmaktadır. Bir diğer açıdan ülkemizin nasıl bu durumdan aciz kaldığı bazı konuları verse de, bu konularda duyarlı olduğunu, görevli kişlerin konulara dikkat ve titizlikle yaklaştığını, ancak bazı insanlarımızın burada sömürüldüğünü ana tema olarak işlenmiştir.

 

 

  1. KİTABIN ÖZETİ:

 

Kitapta yazar, çok sevdiği arkadaşının anılarını anlattığını kitabın içinde değişik yerlerde vurgulamaktadır. Kitaptaki yazılar tamamen otlarındaki şeyleri anlatılmıştan ibaret olsa da bazı yerlerde kısaltlmalar ve birilerini veya biryerleri rahatsız edeceği kuşkusuyla zorunlu olarak kesintiler yapılmıştır.

 

Olaylar tamamen yurdumuzun doğu kesminin Kars ilinde geçmektedir. Bir gazetede köşe yazarlığı yapan ve ünlü bir şair olan Kerim Alakuşoğlu (kitabın bütününde ondan “Ka” olarak bahsediliyor) Almanya’nın Frankfurt şehrinde geçirdiği onca senelerden sonra Türkiye’ye dönme kararı verir ve geldiği ayların flaş haberleri arasında yer alan “Kars’taki kadınların intiharı” konularının üzerinde gazetede yayımlayabileceği bir araştırma yapmaya karar verir. Bunun için ülkemizde kış aylarının en sert geçtiği dönemde Kars’a gitmeye karar verir. Yolda gördüğü çoğu Kars’lı olan doğulu insanlarımızı, giyinişlerini, konuşmalarını, yolların durumunu ve oradaki devlet anlayışını açık ifadelerler anlatır. Yolda hayatında hiç yaşamadığı bazı gülünç olayları ve yöre halkının candan ve sevecenliğini anlatır.

 

Kars’a geldikten sonra üniversite yıllarından tanıdığı arkadaşlarını bulur hatta üniversiteden tanıdığı ve boşandığını duyduğu eski aşkı sayılabilecek olan İpek’in sahibi olduğu otele yerleşir. Bütün olanlar boyunca bu otelde kalır.

 

Kente bir yazarın geldiğini ve o dönemde de bir seçim zamanı olması itibariyle kentin ileri gelen devlet görevlileri Ka’nın yanına gelerek ziyaret ederler, konuşurlar ve esas olarak neden Kars’a geldiğini öğrenmeye çalışmaktadır. Ka’nın Kars’a geliş sebebi intihar eden genç kızların ve kadınların neden bu yola başvurduklarını öğrenmek, bunları gazetedeki köşesinde yayınlamak ve yapabilirse halka intiharın kötülüklerinden bahsedip halkı bu yönden uzaklaştırmaktır. Tabi bölgeye böyle ünlü gazetecilerden ve sanatkarlardan fazla gelen olmadığı için halk önce onu yadırgar ama Türk halkının en büyük özelliklerinden misafirperverlikten de vazgeçmezler.

 

Ka’nın şehre geldiğini duytan bazı din taraftarları ve yobaz kişiler onu kendi saklandıkları köşelere çağırır ve onlarla göüşmesini sağlarlar. Amaçları tabii ki kötü düşüncelerini ve geri kalmış fikirlerini onada aşılamak ve Kars halkının daha da dikkatini çekmektir. Bu arada Ka araştırmalarına devam eder ve intihar eden kadınlarla öğrencilerin çoğunun bunalımda veya aşk acısından kendilerine kıydıklarını anlar. Fakat şöyle bir durum da vardır ki bu ölen şahıslar üniversitede okuyan ve başörtüsü taktıkları için okula alınmayan kimselerdir. Bunu fırsat bilen geri kafalı insanlar devletin dine karşı olduğunu, Kars’taki görevlileri ise ateistlikle suçlarlar. Ka da devlet görevlilerini biraz destekler gibi göründüğünden onu da ateistlikle suçlarlar. Bu gelişmelerin yanında birtakım cinayetler işlenir. En önemlisi ise üniversitede devletin kurallarını uygulayan bir öğretim üyesinin öldürülüşüdür ki bunu yapanlarda laik devlet düşmanı gruplardır. Ka tüm bu olayların üzerinde korkmadan bu tip insanlarla ilişki kurar, çetebaşlarıyla görüşür ve buradaki saf delikanlı erkeklerin ve bayanların kandırıldıkları anlar. Bir ara kendisini öyle olaylar ve davranışlar içinde bulur ki kendisinin de onlardan birisi gibi olacağını anlayıp kurtulur onlardan.

 

İpek’e aşık olan Ka tüm bu olayların yanında kendinin ne kadar tehlikelerin içinde olsa dahi kendinin İpek’in yanında ve mutlu olduğunu hisseder. Ama bu mutluluğun gerçek mi yoksa zahiri mi olduğunu anlayamaz. Bütün bu olaylar yaşanırken halkın sosyal aktivitesini ve mutluluğunu, gece gündüz kar yağmasından dolayı düştüğünü ve halkın morale ihtiyacı olduğunu anlayan görevliler tarafından bir organizasyon düzenlenir. Bu organizasyonda laik cumhuriyet yanlısı oyunlar oynanır ve örümcek kafalıların amaçlarına ulaşamayacağı anlatılır. Gösteride bulunan çoğu beyni yıkanmış imam hatipli öğrencilerin ve hokkabazların laf atması, sataşması, cumhuriyet rejimini ve devlet memurlarını din düşmanı olarak adlandırmalarından dolayı olaylar çıkar. Olayların sonucu kentte sokağa çıkma yasağı ilan edilir ve ihtilal boy gösterir. Tabii bunu bir çok halk sevinçle karşılarken gericilerin çoğu ve ülkemize çomak sokmak isteyenler nezarathanelere konur ve sorguları alınır. Ka bu olayları pür dikkat inceler. Bir çok şiiri de bu olaylardan etkilenerek yazar.

 

Olayları sıkıca inceleyen Türk polis ve askerinin bu durumlarda nasıl canla başla çalıştıklarını ve ülkeyi korumak için bu gericilere nasıl davrandıkları, ülkemizin bu konulardaki sorunlarına da yazar uzunca dikkat çeker. Ka bütün bunları yaparken bazı dinci lider ve elebaşlarının ifadelerini eline geçirir ve hayretle bir ürperti hissi duyar. Bu insanların kimlerce desteklendiklerini ve yaptıklarını öğrendikçe meğer ülkesinde neler olduğunu ve haberinin olmadığını anlar. Bu insanların Tanrı’nın adını kullanarak ne zalimce işler yaptıklarını, nice cinayetler işlediklerini  ve utanmadan bunları Tanrı için yaptıklarını öğrenince büsbütün hayrete düşer.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                          

 

Ka olaylardan etkilenmişti ama korkmaya başlamıştı birazcık. Çünkü bazı dinci kesimler Ka’yı bir ajan olarak görüyor ve kendilerine vurulan darbelerin sebebi olarak onu görüyorlardı. Arada bir tehditler olmasına rağmen polisin Ka’yı koruduğunu zannedip düşüncelerinden vazgeçmişlerdi.

 

Ka bütün olayları incelemişti ve Kars’ı “Dünyanın bittiği yer” olarak adlandırmıştı. Sevdiği İpek’in bile bazı gerikafalılarla işleri ve ilişkileri olduğunu öğrenince kendisini bu şehirde tutacak bir neden kalmayacağını düşünüp şehirden üzüntülü olarak ayrılıp İstanbul’a dönecekti. Ama artık hayattan umudu kesildiği için Ka düşüncelere dalmakta ve İpek’i düşünmektedir. Buna rağmen en sonunda hediyeler ve teşekkürlerle Kars’tan ayrılır. Kars tam olarak düzelmese de uygarlık ve rahatlıklara ilk adımı atmaktadır.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                               

 

  1. KİTABIN ANA FİKRİ:

 

Kitabın ana fikri bir çok konu üzerine odaklanmış gibi görünsede ülkemizin doğu kesimlerinin gerçekten de yokluk, ilgisizlik ve eğitimsizlikten nasıl geri kalmışlığını, nasıl cahil düşüncelerin kabul edildiğini, bu tip düşüncelerin insanları nasıl hiçe saydığını anlatmaktadır. Aslında yöre halkının çok duyarlı, vatanına ve milletine ne kadar bağlı olduğunu ama nedense dış devletlerin veya dış kuvvetlerin belki de yörede güç sahibi olmak isteyen vatan hainlerinin nasıl yandaş topladıklarını, cahil halkı din duygularını kullanarak nasıl sömürdüklerini ve başörtüsü yüzünden halkımızla devletimizi nasıl karşı karşıya getirdiklerini anlatmakta, okuyucuya bu konularda güzel örnekli bir anlatım vermektedir.

 

 

  1. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

Ka kendi içinde bazen entel bazen duygusal, kaliteli ve anlamlı şiirler yazan, ülkesini belki de yurtdışında yaşadığı için çok seven ama en azından hiç boş durmayıp ülkesine yardım eden kişi olarak göze çarpmaktadır.

 

Olaylar sürekli Ka’nın etrafında döndüğü için diğer kişiler biraz sönük kalsada sevgilisi ve otel sahibi İpek, bu akımlardan ve kafa yapılarından etkilenmiş İpek’in kardeşi Kadife ve sonu ölümle biten yüreği çok saf, tertemiz ve kandırılmış kişi Fazıl. Ka burada İpek’in sevgisinden çok Fazıl’ı sevmiş ölümüne üzülmüştür.

 

Kitapta olaylar birbirinin devamıdır ve yazar kitabı 43 bölüme ayırmıştır. Bütün bölümlerde güzel tasvirler ve olayların tarafsızca aynen anlatıldığını, olan olayların ise Türkiye’nin kaderimidir bilinmez şu ankiyle aynı olduğudur.

 

 

  1. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

Benim fikrim olarak kitap çok güzel ele alınmış, birçok araştırmalar yapılmış ve anlatılan bölge bilfiil görülüp yaşanarak yazılmıştır. Zaten 33 aya yakın süren çalışmalara da bunun bir kanıtı olarak görülmüştür. Karakteler sürekli değişiyor ve tanınmıyor gibi görünsede bizim içimizden çıkan karakterler olmuştur. Bize yol gösterdiklerini söyleyerek kandıran insanların asıl yüzlerini, sanki yeni bir heykel açılışında çekilen perdede olduğu gibi tamamen çarpıtılmadan ve sade bir şekilde anlatılmış ve okuyucuyu içine doğru çekmeyi başarmıştır.

 

 

  1. KİTABIN YAZARI HAKKNDA KISA BİLGİ:

 

Orhan PAMUK; 1952’de İstanbul’da doğdu ve Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap adlı romanlarında anlattığına benzer bir ailede, Nişantaşı’nda büyüyüp yetişti. New York’ta geçirdiği üç yıl dışında hep İstanbul’da yaşadı. Liseyi Robert Koleji’nde bitirdi, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde üç yıl mimarlık okudu, 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’den başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları 1979’da Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nı kazandı. 1982’de yayımlanan bu kitap 1983 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü de aldı. Aynı yıl ilk baskısı çıkan Sessiz Ev ile 1984 Madaralı Roman Ödülü’nü ve bu kitabın Fransa’da çıkan çevirisiyle de 1991 Prix de la découverte européenne’i (Avrupa Keşif Ödülü) kazandı. 1985’de yayımlanan tarihî romanı Beyaz Kale Pamuk’un ününü yurt içinde ve yurt dışında genişletti. New York Times gazetesinin “Doğu’da bir yıldız yükseldi” sözleriyle karşıladığı bu kitap, belli başlı bütün Batı dillerine çevrildi. 1990’da yayımlanan Kara Kitap, karmaşıklığı, zenginliği ve doluluğuyla çağdaş Türk edebiyatının üzerinde en fazla tartışılan ve en çok okunan romanlarından biri oldu. Ömer Kavur’un yönetmenliğini yaptığı Gizli Yüz filminin senaryosunu da Pamuk 1992 yılında kitaplaştırdı. 1994’te yayımlanan ve esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli gençleri hikâye ettiği Yeni Hayat adlı romanı Türk edebiyatının en çok okunan kitaplarından biri oldu. 1998’de yayımladığı Benim Adım Kırmızı adlı romanı olağanüstü bir ilgi gördü. Romanları yirmi dile çevrilen Orhan Pamuk yirmi beş yıldır tuttuğu defterler, dergi ve gazetelere yazdığı yazılar, denemeler, eleştiri yazıları, röportajlar ve gezi notlarından yaptığı titiz bir seçme ile daha önce yayımlanmamış “Pencereden Bakmak” adlı uzun hikâyesini Aralık 1998’de Öteki Renkler başlığıyla kitaplaştırdı.                                          .                                                                            

 

 

 

 

 

 

 HAZIRLAYANIN;

 

    İmzası  :

    Adı ve Soyadı : Arif FERAH

    Apolet Nosu  : 4909

    Kısmı   : 94

    Tarih   : 10.03.2002

 

Ön izleme

KİTAP ÖZETİ

 

 

 

 

KİTABIN ADI

 

 

“FERDİ VE ŞÜREKASI”

 

KİTABIN YAZARI

 

 

Halid Ziya UŞAKLIGİL

 

YAYINEVİ VE ADRESİ

 

 

İnkilap ve Aka -- İSTANBUL

 

BASIM YILI

 

 

1984

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  1. KİTABIN KONUSU:

 

Bu kitapta, İsmail Tayfur’un aşkı ve para yüzünden başka biriyle evlenmek zorunda kalmasının, mutlu olamamasının ve sonunda evlendiği kişinin ölümüyle aklını yitirmesini anlatmaktadır.

 

 

  1. KİTABIN ÖZETİ:

 

İsmail Tayfur bir muhasebeci olarak Ferdi ve Ortakları Ticaret evinde çalışmaktadır.  Kendisi çok yakışıklı ve bütün kızların yüreğini hoplatan bir gençtir. Maaşı az olması nedeniyle kazandığı parasını sadece ailesine harcayan ve fazla sosyal aktiviteleri olmayan bir gençtir. Çalıştığı şirketin sahibi Ferdi Bey çok zengin bir kişidir. Ferdi Bey İsmail Tayfur’un babasıyla beraber yıllar önce beraber çalıştıkları için İsmail Tayfur’u yanına alır. Ferdi Bey’in Hacer isminde çok genç bir kızı vardır. Kız çok genç ve  güzeldir. Ferdi ve Ortakları Ticaret evi büyük bir binanın en alt katında bulunmakta, diğer üst katlarda ise Ferdi Bey’in o muhteşem evi bulunmaktadır.

 

 Ferdi Bey’in kızı sürekli evde oturduğu için arada bir babasının yanına, işyerine, gitmekte bu sayede hem İsmail Tayfur’u görebilmekte hem de can sıkıntısını gidermektedir. Yalnız bir durum vardır, İsmail Tayfur kendi evinde bulunan ve çok küçükken babasının evlatlık aldığı Seniha’yı sevmektedir. Bundan dolayı Hacer’e karşılık vermemekte ama ona bir arkadaş gibi yaklaşmaktadır. Hacer hem gençliğin verdiği etkiyle hem de yaşının küçük olmasından dolayı bunu İsmail Tayfur’unda kendisini sevmesi olarak görmektedir.  Ancak bir durum vardır ki Hacer babasından çok korkmakta, bu durumu öğrenmesini istememektedir. Hacer ancak kendisini rahatlatmak için hatıra defterine ona olan aşkını ve İsmail Tayfur’un da kendisine gösterdiği yakınlığı yazmaktadır.

 

Bir gün Ferdi Bey evde dolaşırken kızının hatıra defterini yerde bulur ve herşeyi okur. Daha sonra Hacer babasının hatıra defterini okuduğunu görür ve çok utanır. Babasının ona kızacağını belki de döveceğini düşünmektedir. Fakat Ferdi Bey kendisinden hiç beklenmeyen bir hareketle kızına sarılır ve İsmail Tayfur ile Hacer’I evlendireceğini söyler. Kız buna çok şaşırır çünkü Ferdi Bey parası ve işlerinden başka bir şeyle ilgilenmezken birden kızının mutluluğu için elinden gelenin hepsini yapacağını söyler.

 

İsmail Tayfur ve orada çalışanları çoğu Ferdi Bey’I sevmemektedirler. Kendisi çok katı biridir ve onlarla hiç konuşmaz. Sadece emirler yağdırır. Yine böyle bir günde Ferdi Bey İsmail Tayfur’u çağırır ve ona çok iyi çalıştığını belirterek maaşını büyük bir oranla artırır. Herkes buna çok şaşırmış görünmektedir ve bunun altından ne çıkacağını merak etmektedirler.

 

Bu arada Ferdi Bey İsmail Tayfur’un annesiyle görüşür ve bu isteğinin olması için onunda aklını çelmiştir.  Artık anneside İsmail Tayfur’un Hacerle evlenmesini istemekte ve oğluna bu yönde baskı kurmaktadır. Saniha ise bu olanlardan büyük üzüntü duymakta ama İsmail Tayfur’a olan güveninden ve aralarındaki aşktan dolayı hiç endişelenmemektedir. Ancak düzenlenen bir oyunla Sanihaya İsmail Tayfurla Hacer’in nişanlandıkları duyurulur ve Saniha artık İsmail Tayfur’un da mutlu olması gerektiğini anlayarak bağrına taş basarcasına ondan ayrılmıştır.

 

Saniha’nın da kendisini terketmesine üzülen İsmail Tayfur’un Hacerle evlenmekten başka çaresi yoktur. Ama artık dünyadan başka umududa kalmamıştır. Bu arada Ferdi Bey İsmail Tayfur’u şirketine ortak yapmıştır ve artık düğün gününü beklemeye başlamıştır. İsmail Tayfur iç güveysi olarak evlenecektir ve bundan hiç hoşnut olamamaktadır.

 

Görkemli bir düğünle evlenirler ama Hacer gerdek gecesi İsmail Tayfur’un kendisini sevmediğini anlar. Her gece kafasını kaşıyan bu düşünceyle rahat günler geçiremez olmuştur. Bir ara İsmail Tayfur gece evden ayrılı ve Saniha’nın yanına gider ve onu nasıl sevdiğini, kaçıp gitmelerini ve karısından ne kadar nefret ettiğini anlatır. Hacer İsmail Tayfur’u takip ettiği için bunları duyar ve kahrolup eve döner. İsmail Tayfur eve dönünce ayrılmak istediğini söyler fakat Hacer bir yere gidemeyeceğini söyleyerek kapıyı kilitleyip anahtarı eline alır. İsmail Tayfur anahtarı almak için uğraşır. Bu arada yanan mumlardan biri yatağa düşer ve oda yanmaya başlar. Karı koca anahtar kavgası yaparken ateşler bütün odayı sarmaya bşlar. Sonunda İsmail Tayfur anahtarı almayı başarır ama evde tamamen tuuşmaya başlamıştır. Kendisi dışarı çıkarken Hacer içerde ağlamaya başlayarak oturur. Dumanları içinde zehirleneceği için İsmail Tayfur onu kurtarmaya gider fakat ateşlerden dolayı her yeri yanmış olan Hacer kısa bir süre sonra ölür. Ev tamamen yanar ve içerde bulunan Ferdi Bey’in kasasıda yangında yok olur. O zamanlar banka olmadığı için Ferdi Bey’in büyük bir parasıda yok olur. Bu olaylardan sonra İsmail Tayfur aklını yitirir. Ferdi Bey ve İsmail Tayfur’un annesi yaptıkları hatadan dolayı ve bunun sonucundan etkilenerek vicdan azabı çekerler.

 

Paranın mutluluk getirmeyeceğini bazı kişiler böyle hazin olaydan sonra anlayarak paraya lanet okurlar. Ama ne fayda ki olan olmuştur.

 

 

  1. KİTABIN ANA FİKRİ:

 

Kitabın ana fikri paranın saadet getirmeyeceği ve dünyada paradan çok değerli şeylerinde bulunduğudur. Parayla her şeyalınabilir fakat insankalbi ve sevgisi alınamamktadır. Günümüzde de olduğu gibi parası olan her türlü imkana sahip olabilmektedir fakat para herzaman mutluluk getirmemektedir. Fakir dahi olsa insanlar mutlu ve sevinçli yaşayabilir hatta hayattan büyük zevk alabilir.

 

 

 

 

  1. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

İsmail Tayfur kitapta çok delikanlı ve bir o kadar zeki olarak anlatılmaktadır. Kendisine kalsa dünyada paradan daha önemli şeyler de vardır.

 

Ferdi Bey için ise tek önemli şey paradır. Hatta  parasından sonra kızını sevmektedir. Para için yapmayacağı şey yoktur. İnsanların kalbini kazanmak yerine para kazanmayı tercih eden birisidir.

 

Seniha İsmail Tayfur’u çok sevmektedir fakat onun mutlu, rahat ve huzurlu yaşaması için onu sevdiğinin yalan olduğunu bile söyleyebilecek kadar yürekli ve asildir.

 

Hacer sürekli olarak parayla bir şeyler elde ettiği için sevgiyi bile parayla ve imkanlarıyla alabileceğini sanmaktadır. Çok şımarık bir şekilde yetişmiştir fakat babası kadar bencil ve hırslı değildir.

 

 

  1. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

Benim fikrim olarak kitap çok güzel ele alınmış, birçok konuda tek taraflı düşünceler değil de birçok ana düşünce verilmiştir.  Kitap eski olmasına rağmen dili modern Türkçeye yakındır ve kolaylıkla anlaşılmaktadır. Tasvirler olabildiğince uzun yapıldığından insan tasvir edilen şeyin ruh yapısıyla dahil hayalinde canlanması kolay olmaktadır. Yazar kitabı bölümlere ayırarak okuyucuyu değişik yerlere çekmiş ve birden olaylara girerek heyecan ve zevk duyulmasına neden olmuştur. Yazarın üslubu ise çok iyidir.

 

 

  1. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

Halid Ziya UŞAKLIGİL, 1867de İstanbul'da doğdu. Mahalle Mektebinden sonra Fatih Rüstiyesi'ne Gitti.Tüccar olan babasının İslerinin bozulması üzerine, 1879 da İzmir'e yerlestiler. Hali bundan sonra edebiyata yöneldi. Bu yönde bir çok roman ortaya çıkardı. En büyükve ilgi gören romanı Mai ve Siyah oldu. Bir çok eseri bulunan yazar değişik ödüller aldı.

 

 

 

 

 HAZIRLAYANIN;

 

    İmzası  :

    Adı ve Soyadı : Arif FERAH

    Apolet Nosu  : 4909

    Kısmı   : 94

    Tarih   : 10.05.2002

Ön izleme

 

 

KİTABIN ADI

SOFİ’NİN DÜNYASI

KİTABIN YAZARI

JOSTEIN GAARDER

YAYIN EVİ VE ADRESİ

PAN YAYINCILIK/İSTANBUL

BASIM YILI

1997

 

 

1.KİTABIN  KONUSU:

 

 BM taburunda binbaşı olarak görev yapan Albert Knag’ın okullarda verilen felsefe eğitimi yetersiz ve toplumun felsefenin önemini yeterince brnimsememesinden dolayı Sofi adındaki bir kızın felsefe tarihi içindeki heyecanı ve bir o kadar da düşündürücü olan  serüvenini yer aldığı felsefe tarihi üzerine bir roman yazıp bunu onbeşinci yaş gününde kızı Hilde’ye armağan etmesi anlatılmaktadır.

 

2.KİTABIN ÖZETİ:

 

 Yaşamının diğer insanlarınkinden pek bir farkı olmayan ve onbeşinci yaş gününe girmeye hazırlanan Sofi okulden eve döndüğü sırada posta

kendi adına bırakılmış ve kimden geldiği belli olmayan sarı bir zarf bulur. Şaşırmıştır. Çünkü kimden geldiği belli değildir ve pul yapıştırılmamıştır. Zarfı açtığında kendisi kadar küçük bir kağıt bulur ve kağıtta şöyle yazar:” Kimsin ?” bunun üzerine kim olduğu konusunda düşünmeye başlar. Belkide bu gizemli olay Sofi için  sonun başlangıcı olacaktır.

 Bu esrarengiz mektup olayı tek bir zarfla kalmaz. İlerleyen günlerde Sofi her birinin içinde değişik ve düşündürücü soruların bulunduğu zarfları posta kutusunda bulmayabaşlar. Sofi artık iyice heyecanlanmıştır ve mektupların kimden geldiğini araştırmaya koyulur. Bir gün mektubu bir köpek tarafından posta kutusuna bırakıldığını görür ve tüm bu olaylar karşısındaki şaşkınlığı iyce artar.

 Yeni gelen zarflarda sorularla beraber felsefenin başlangıcına ve ilk  filozoflara dair bilgiler yer almaktadır. Sofi artık bunun bir oyun olmaktan ötesistemi, mekanı ve öğretmene ilginç ve bir o kadfar da gizemli olan felsefe kursundan başka birşey olmadığın farkına varır.

 Varoluş filozof olmanın sırları, mitler, doğu filozofları. Demokritos derken felşsefe kursunun kurucusu ve tek öğretmen olan Alberto Knox kimliğini SofiYe açıklar. Bu mektupları kader ,Sokrates ve ilk medeni kent olan Atina izler.

 Kimi zaman mektuplardaki ipuçlarından yola çıkarak Sofi değişik zaman ve yerlerde akıl almayacak olaylarla karşılaşır. Evinde kırmızı bir ipek eşarf, kolye ,bozuk para ve en önemlisi ilkj olmayacak  yerlerde karşısınaçıkan “ Sofi Amundsen eliyle Hilde Möller Knag” yazılı doğumgünü davetiyeleri… Sofi, Atina’nın yer aldığı mektubu okurken yatağının altında bir video kasedi bulur. Hiç vakit kaybetmeden videoyu izlemeye başlar. İşte karşısındaki yaşlı ve sevimli adam Alberto Knox’dur. Adam Sofi’ye Atina’yı anlatmaya ve eski yapıtla-rı göstermeye başlar ama imkansız olan bir şey vardır. Nasıl oluyorda bu yapıtlar karşısında  bu kadar yeni durabiliyor? Bunu yapamaya kimsenin parasının ve gücünü yetmyeceğini düşünür. Ardından hiç akıl almayacak bir şey  olur ve Sofi bu esrarengiz filmin içöinde bulur. Alberto ile tanışır o da onu bir yere götürüp Platon’la tanıştırır. Sofi artık rüya mı değil mi diye düşünmeye başalr.

 Felsefe kursunun iyice kabullenmiş ve olayları akışına bırakmıştır. Aristoteles,Helenizm , aydınlanma çağı, Darwin ve tüm bunları öğrenirken karşılaştığı değişik insanlar, konuşan hayvanlar, doğum günü kartları…

           Yaşadığının bir rüya olmadığının fakat yaşamının bir rüyadan farklı olmadığının ve sanki birisi tarafından yönetiliyormuş olduğunun farkına varan talihsiz Sofi, Alberto ile bu işin içinden çıkılmaz duruma bir son vermeyi kararlaştırır. Bunun üzerine Alberto, Sofi’nin az da olsa tahmin edebileceği bir konuyu açıklığa kavuşturur.Kendilerinin aslında var olmadıklarını, tüm bu doğum günü kartlarını yazan binbaşının aklındaki elektromanyetik dalgalardan başka birşey olmadıklarını ve kızına doğum gününde verecek olduğu felsefe kitabının kahramanı olduklarını anlatır.

 

3.KİTABIN ANAFİKRİ:

 

            İnsanlar dünyayı oldukları gibi kabullenmeyip var oluşlarını, kim olduklarını, neden ve nasıl yaşamaları hakkında düşünmelidir.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

            Albert Knag: Kızının yaş günü hediyesi için ‘Sofi’nin Dünyası’ adlı kitabı yazan binbaşı

            Hilde: Binbaşının kızı.

            Alberto Knox: Binbaşının yazdığı kitaptaki felsefe kursunu öğretmeni.

            Sofi: Alberto ile birlikte binbaşının aklında varolan ve gerçek olmaya çalışan, ayrıca Hilde gibi onbeşinci yaş gününe girmeye hazırlanan bir genç kız.

 

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

            Felsefeye ilgi duymayanlar için sıkıcı olmaktan öteye geçemeyen fakat ilgi duyanlar için ellerinden düşüremeyeceği, felsefe tarihi üzerine yazılan bu romanda yazar kitabın gençlere de hitap etmesi için ağır bir dil kullanmahtan kaçınmıştır. Kitabın felsefeyle uğraşmaya yeni başlayanlar için yararlı olacağına inanıyorum.

 

6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

1952 : 8 Ağustos’ta Oslo’da doğdu. Annesi öğretmendi ve çocuk kitapları yazarıydı. Babası kolej müdürlüğü yapıyordu.

1971 :OtoKatedrak Okulu’nu bitirdi.

1974 :Evlendi.

1976 ve 1983 : İki oğlu oldu.

1976 : Oslo Üniversitesi’nde Norveççe, düsünce tarihi üzerine lisans eğitimini tamamladı.

1981 :Ailece Bergen’e yerleştiler:m On yıl boyunca kolejde felsefe ve edebiyat öğretmenliği yaptı.

1991 : Tam zamanlı yazar oldu.

1994 :oslo’da yaşamaya başladı.

 

 

 

 

HAZIRLAYANIN    ;

 

İMZA                      :

AD VE SOYAD      :KAHRAMAN KARAÇOBAN

KISIM           :94

APOLET NO          :4910

TARİH                    :15.04.2002

 

 

                  

 

Ön izleme

KİTABIN ADI

RUHSAR HANIM

KİTABIN YAZARI

FÜSUN ÖNAL

YAYIN EVİ VE BASIM YILI

İNKILAP/İSTANBUL

BASIM YILI

1994

 

 

1.KİTABIN KONUSU:

 

   Füsun adlı alımlı, orta yaşlı ve medeni bir kadının bedenini geçmişte yaşayıp da hunharca öldürülen genç bir bayanın ruhunu esir alması anlatılmaktadır.

 

2.KİTABIN ÖZETİ:

 

   Füsun medeni, bekar, zengin, sosyal bir hanımefendidir ve İstanbul’da yaşamaktadır. İçinde yaşadığı toplum onu tatmin etmemektedir. Aslında insanları çok sevmektedir, fakat onun sorunu Türkiye’nin bir türlü kurtulamadığı sistemle ilgili problemleri, ekonominin kötülüğü, sevgi ve saygının azalması, kısaca günümüz sorunlarıdır.

   Son zamanlarda içinde bir huzursuzluk vardır ve çoğu kez uykusundan kan ter içinde uyanmaktadır.Çevresinde gördüğü sorunları sürekli eleştirmektedir ve eleştirdikçe de huzursuz olmaktadır. Huzursuz oldukça da içinden gelen bir ses onu durmadan rahatsız eder.’Sen, sen değildin. Sen Ruhsar’sın! ‘

   Tüm bu sıkıntıları üzerinden atmak için sık sık gezer ve bu macera dolu gezilerinde Alev veTarık ile tanışır. Dar sokaklara, yeşilliğe, değişik mekanlara, gülücüklere kısacası doğallığa ve sevgiye büyük ölçüde önem vermektedir.

   Zamanla Tarık ile arasındaki ilişki sevgiye, aşka dönüşür. Artık onun için vazgeçilmezdir.Tabii ki Alev ablası da.Ama sevdikleriyle hoş vakitler geçirirken onun bu hoşnutluğunu çekemeyen birisi vardır. O da, bedenine girip onu bu güzelliklerden mahrum etmek ve gerçek olmak isteyen Ruhsar Hanım’ın ruhundan başkası değildir.Gitgide kulağında o ses daha çok yankılanmaya başlar.’Sen,sen değilsin.Sen Ruhsar’sın!’ Bunun üzerine Füsun , durumu Alev ablasına anlatır ve bir para psikoloğa görünmeye karar verir. Psikolog, yani onu bu amansız hastalıktan kurtarmaya çalışan doktor, seanslara başlar. İlk olarak onu hipnoza sokar ve eski yaşamı hakkında bilgiler alır. Birkaç seans sonunda somut deliller elde etmeye başlar. Füsun geçmişte çok iyi ve seviyelibir hanımefendi olan Rüeyda Hanım’ın bedeninde yaşamıştır. Fakat onun Füsun’a hiçbir zararı yoktur. İleriki seanslarda Ruhsar Hanım hakkında da bazı gerçekleri öğrenmeye başlar.

   Ruhsar, onyedi yaşında kocası tarfından yakılarak öldürülen genç ve evli bir bayandır. Füsun’un bu mutlu yaşamını içine sindiremez ve bir an önce onun bedenine ve ruhuna sahip olmak ister. Bunun için de akılalmaz hareketleri, istemdışı da olsa Füsun’a yaptırır. Sonunda Füsun ile Tarık’ın bir gün araba ile gezerlerken kaza yapmalarına sebep olur. Ne yazık ki Füsun ölmüştür, fakat Tarık hala hayattadır.

   Tarık hastahanede kaldığı günlerde genç bir kızla tanışır ve belli bir süre sonra onunla evlenir. Bu durumdan öteki dünyada yaşamakta olan Füsun epeyce rahatsız olmaktadır. O da Ruhsar’ın kendisine yaptığını Tarak’ yapacaktır. Bu yüzden Tarık’ın yeni doğan erkek çocuğunun bedenine girer ve seneler sonra Tarık’ın ölmesini yani öteki dünyada beraber olmalarını sağlar.

 

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

   Olup olmadığı konusunda kesin bir kanıya sahip olmadığımız reankarnasyonun gerçekte var olduğudur.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

   Füsun:Sosyal, medeni, mali durumu iyi, gezmeyi çok seven, hayatı dolu dolu yaşayan orta yaşlı ve duygusal bir kadın.

   Tarık:Füsun’un bir yurt dışı gezisinde tanıştığı ve ölene kadar beraber olduğu sevgilisi.

   Alev:Hiç olmadık yerde Füsun’la tanışan ve o andan sonra her zaman onun yanında olan ve onu her konuda destekleyen, yaşca Füsun’dan büyük olan bir bayan.

 

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

   Yazar kendisini; kitabın kahramanı olarak uyarlamıştır. Kitap Füsun Hanım’ın başına gelenler ve Türkiye’nin günümüzde de var olan sorunlarına yapılan sitem ve eleştirilerinin bir derlemesidir. Sürükleyici ve kısa zamanda bitirilebilecek bir kitap.

 

6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

   İstanbul-Kadıköy’de doğan Füsun Önal, Ankara Koleji’ni bitirdikten sonra Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesinde İngiliz Filolojisi okudu. İki kez evlenip ayrılan yazarın ilk mesleği şarkıcılıktı. Ardından tiyatro ve müzikallerle sanatını devam ettirdi. İnkılap Kitap Evinde yayımlanmış olan oniki adet romanı mevcuttur.

 

 

HAZIRLAYANIN;

 

İMZA                 :

AD VE SOYAD :D. KAHRAMAN KARAÇOBAN

APOLET NO     :4910

KISIM      :94

TARİH               :28.04.2002

Ön izleme

 

 

KİTABIN ADI

SOFİ’NİN DÜNYASI

KİTABIN YAZARI

JOSTEIN GAARDER

YAYIN EVİ VE ADRESİ

PAN YAYINCILIK/İSTANBUL

BASIM YILI

1997

 

 

1.KİTABIN  KONUSU:

 

 BM taburunda binbaşı olarak görev yapan Albert Knag’ın okullarda verilen felsefe eğitimi yetersiz ve toplumun felsefenin önemini yeterince brnimsememesinden dolayı Sofi adındaki bir kızın felsefe tarihi içindeki heyecanı ve bir o kadar da düşündürücü olan  serüvenini yer aldığı felsefe tarihi üzerine bir roman yazıp bunu onbeşinci yaş gününde kızı Hilde’ye armağan etmesi anlatılmaktadır.

 

2.KİTABIN ÖZETİ:

 

 Yaşamının diğer insanlarınkinden pek bir farkı olmayan ve onbeşinci yaş gününe girmeye hazırlanan Sofi okulden eve döndüğü sırada posta

kendi adına bırakılmış ve kimden geldiği belli olmayan sarı bir zarf bulur. Şaşırmıştır. Çünkü kimden geldiği belli değildir ve pul yapıştırılmamıştır. Zarfı açtığında kendisi kadar küçük bir kağıt bulur ve kağıtta şöyle yazar:” Kimsin ?” bunun üzerine kim olduğu konusunda düşünmeye başlar. Belkide bu gizemli olay Sofi için  sonun başlangıcı olacaktır.

 Bu esrarengiz mektup olayı tek bir zarfla kalmaz. İlerleyen günlerde Sofi her birinin içinde değişik ve düşündürücü soruların bulunduğu zarfları posta kutusunda bulmayabaşlar. Sofi artık iyice heyecanlanmıştır ve mektupların kimden geldiğini araştırmaya koyulur. Bir gün mektubu bir köpek tarafından posta kutusuna bırakıldığını görür ve tüm bu olaylar karşısındaki şaşkınlığı iyce artar.

 Yeni gelen zarflarda sorularla beraber felsefenin başlangıcına ve ilk  filozoflara dair bilgiler yer almaktadır. Sofi artık bunun bir oyun olmaktan ötesistemi, mekanı ve öğretmene ilginç ve bir o kadfar da gizemli olan felsefe kursundan başka birşey olmadığın farkına varır.

 Varoluş filozof olmanın sırları, mitler, doğu filozofları. Demokritos derken felşsefe kursunun kurucusu ve tek öğretmen olan Alberto Knox kimliğini SofiYe açıklar. Bu mektupları kader ,Sokrates ve ilk medeni kent olan Atina izler.

 Kimi zaman mektuplardaki ipuçlarından yola çıkarak Sofi değişik zaman ve yerlerde akıl almayacak olaylarla karşılaşır. Evinde kırmızı bir ipek eşarf, kolye ,bozuk para ve en önemlisi ilkj olmayacak  yerlerde karşısınaçıkan “ Sofi Amundsen eliyle Hilde Möller Knag” yazılı doğumgünü davetiyeleri… Sofi, Atina’nın yer aldığı mektubu okurken yatağının altında bir video kasedi bulur. Hiç vakit kaybetmeden videoyu izlemeye başlar. İşte karşısındaki yaşlı ve sevimli adam Alberto Knox’dur. Adam Sofi’ye Atina’yı anlatmaya ve eski yapıtla-rı göstermeye başlar ama imkansız olan bir şey vardır. Nasıl oluyorda bu yapıtlar karşısında  bu kadar yeni durabiliyor? Bunu yapamaya kimsenin parasının ve gücünü yetmyeceğini düşünür. Ardından hiç akıl almayacak bir şey  olur ve Sofi bu esrarengiz filmin içöinde bulur. Alberto ile tanışır o da onu bir yere götürüp Platon’la tanıştırır. Sofi artık rüya mı değil mi diye düşünmeye başalr.

 Felsefe kursunun iyice kabullenmiş ve olayları akışına bırakmıştır. Aristoteles,Helenizm , aydınlanma çağı, Darwin ve tüm bunları öğrenirken karşılaştığı değişik insanlar, konuşan hayvanlar, doğum günü kartları…

           Yaşadığının bir rüya olmadığının fakat yaşamının bir rüyadan farklı olmadığının ve sanki birisi tarafından yönetiliyormuş olduğunun farkına varan talihsiz Sofi, Alberto ile bu işin içinden çıkılmaz duruma bir son vermeyi kararlaştırır. Bunun üzerine Alberto, Sofi’nin az da olsa tahmin edebileceği bir konuyu açıklığa kavuşturur.Kendilerinin aslında var olmadıklarını, tüm bu doğum günü kartlarını yazan binbaşının aklındaki elektromanyetik dalgalardan başka birşey olmadıklarını ve kızına doğum gününde verecek olduğu felsefe kitabının kahramanı olduklarını anlatır.

 

3.KİTABIN ANAFİKRİ:

 

            İnsanlar dünyayı oldukları gibi kabullenmeyip var oluşlarını, kim olduklarını, neden ve nasıl yaşamaları hakkında düşünmelidir.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

            Albert Knag: Kızının yaş günü hediyesi için ‘Sofi’nin Dünyası’ adlı kitabı yazan binbaşı

            Hilde: Binbaşının kızı.

            Alberto Knox: Binbaşının yazdığı kitaptaki felsefe kursunu öğretmeni.

            Sofi: Alberto ile birlikte binbaşının aklında varolan ve gerçek olmaya çalışan, ayrıca Hilde gibi onbeşinci yaş gününe girmeye hazırlanan bir genç kız.

 

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

            Felsefeye ilgi duymayanlar için sıkıcı olmaktan öteye geçemeyen fakat ilgi duyanlar için ellerinden düşüremeyeceği, felsefe tarihi üzerine yazılan bu romanda yazar kitabın gençlere de hitap etmesi için ağır bir dil kullanmahtan kaçınmıştır. Kitabın felsefeyle uğraşmaya yeni başlayanlar için yararlı olacağına inanıyorum.

 

6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

1952 : 8 Ağustos’ta Oslo’da doğdu. Annesi öğretmendi ve çocuk kitapları yazarıydı. Babası kolej müdürlüğü yapıyordu.

1971 :OtoKatedrak Okulu’nu bitirdi.

1974 :Evlendi.

1976 ve 1983 : İki oğlu oldu.

1976 : Oslo Üniversitesi’nde Norveççe, düsünce tarihi üzerine lisans eğitimini tamamladı.

1981 :Ailece Bergen’e yerleştiler:m On yıl boyunca kolejde felsefe ve edebiyat öğretmenliği yaptı.

1991 : Tam zamanlı yazar oldu.

1994 :Oslo’da yaşamaya başladı.

 

 

 

 

HAZIRLAYANIN    ;

 

İMZA                      :

AD VE SOYAD      :KAHRAMAN KARAÇOBAN

KISIM           :94

APOLET NO          :4910

TARİH                    :15.04.2002

 

 

                  

 

Ön izleme

KİTABIN ADI

RUHSAR HANIM

KİTABIN YAZARI

FÜSUN ÖNAL

YAYIN EVİ VE BASIM YILI

İNKILAP/İSTANBUL

BASIM YILI

1994

 

 

1.KİTABIN KONUSU:

 

   Füsun adlı alımlı, orta yaşlı ve medeni bir kadının bedenini geçmişte yaşayıp da hunharca öldürülen genç bir bayanın ruhunu esir alması anlatılmaktadır.

 

2.KİTABIN ÖZETİ:

 

   Füsun medeni, bekar, zengin, sosyal bir hanımefendidir ve İstanbul’da yaşamaktadır. İçinde yaşadığı toplum onu tatmin etmemektedir. Aslında insanları çok sevmektedir, fakat onun sorunu Türkiye’nin bir türlü kurtulamadığı sistemle ilgili problemleri, ekonominin kötülüğü, sevgi ve saygının azalması, kısaca günümüz sorunlarıdır.

   Son zamanlarda içinde bir huzursuzluk vardır ve çoğu kez uykusundan kan ter içinde uyanmaktadır.Çevresinde gördüğü sorunları sürekli eleştirmektedir ve eleştirdikçe de huzursuz olmaktadır. Huzursuz oldukça da içinden gelen bir ses onu durmadan rahatsız eder.’Sen, sen değildin. Sen Ruhsar’sın! ‘

   Tüm bu sıkıntıları üzerinden atmak için sık sık gezer ve bu macera dolu gezilerinde Alev veTarık ile tanışır. Dar sokaklara, yeşilliğe, değişik mekanlara, gülücüklere kısacası doğallığa ve sevgiye büyük ölçüde önem vermektedir.

   Zamanla Tarık ile arasındaki ilişki sevgiye, aşka dönüşür. Artık onun için vazgeçilmezdir.Tabii ki Alev ablası da.Ama sevdikleriyle hoş vakitler geçirirken onun bu hoşnutluğunu çekemeyen birisi vardır. O da, bedenine girip onu bu güzelliklerden mahrum etmek ve gerçek olmak isteyen Ruhsar Hanım’ın ruhundan başkası değildir.Gitgide kulağında o ses daha çok yankılanmaya başlar.’Sen,sen değilsin.Sen Ruhsar’sın!’ Bunun üzerine Füsun , durumu Alev ablasına anlatır ve bir para psikoloğa görünmeye karar verir. Psikolog, yani onu bu amansız hastalıktan kurtarmaya çalışan doktor, seanslara başlar. İlk olarak onu hipnoza sokar ve eski yaşamı hakkında bilgiler alır. Birkaç seans sonunda somut deliller elde etmeye başlar. Füsun geçmişte çok iyi ve seviyelibir hanımefendi olan Rüeyda Hanım’ın bedeninde yaşamıştır. Fakat onun Füsun’a hiçbir zararı yoktur. İleriki seanslarda Ruhsar Hanım hakkında da bazı gerçekleri öğrenmeye başlar.

   Ruhsar, onyedi yaşında kocası tarfından yakılarak öldürülen genç ve evli bir bayandır. Füsun’un bu mutlu yaşamını içine sindiremez ve bir an önce onun bedenine ve ruhuna sahip olmak ister. Bunun için de akılalmaz hareketleri, istemdışı da olsa Füsun’a yaptırır. Sonunda Füsun ile Tarık’ın bir gün araba ile gezerlerken kaza yapmalarına sebep olur. Ne yazık ki Füsun ölmüştür, fakat Tarık hala hayattadır.

   Tarık hastahanede kaldığı günlerde genç bir kızla tanışır ve belli bir süre sonra onunla evlenir. Bu durumdan öteki dünyada yaşamakta olan Füsun epeyce rahatsız olmaktadır. O da Ruhsar’ın kendisine yaptığını Tarak’ yapacaktır. Bu yüzden Tarık’ın yeni doğan erkek çocuğunun bedenine girer ve seneler sonra Tarık’ın ölmesini yani öteki dünyada beraber olmalarını sağlar.

 

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

   Olup olmadığı konusunda kesin bir kanıya sahip olmadığımız reankarnasyonun gerçekte var olduğudur.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

   Füsun:Sosyal, medeni, mali durumu iyi, gezmeyi çok seven, hayatı dolu dolu yaşayan orta yaşlı ve duygusal bir kadın.

   Tarık:Füsun’un bir yurt dışı gezisinde tanıştığı ve ölene kadar beraber olduğu sevgilisi.

   Alev:Hiç olmadık yerde Füsun’la tanışan ve o andan sonra her zaman onun yanında olan ve onu her konuda destekleyen, yaşca Füsun’dan büyük olan bir bayan.

 

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

   Yazar kendisini; kitabın kahramanı olarak uyarlamıştır. Kitap Füsun Hanım’ın başına gelenler ve Türkiye’nin günümüzde de var olan sorunlarına yapılan sitem ve eleştirilerinin bir derlemesidir. Sürükleyici ve kısa zamanda bitirilebilecek bir kitap.

 

6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

   İstanbul-Kadıköy’de doğan Füsun Önal, Ankara Koleji’ni bitirdikten sonra Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesinde İngiliz Filolojisi okudu. İki kez evlenip ayrılan yazarın ilk mesleği şarkıcılıktı. Ardından tiyatro ve müzikallerle sanatını devam ettirdi. İnkılap Kitap Evinde yayımlanmış olan oniki adet romanı mevcuttur.

 

 

HAZIRLAYANIN;

 

İMZA                 :

AD VE SOYAD :D. KAHRAMAN KARAÇOBAN

APOLET NO     :4910

KISIM      :94

TARİH               :28.04.2002

Ön izleme

 

 

                 TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYON-I DERSİ

                KİTAP ÖZETİ

 

KİTABIN ADI

Kırık Hayatlar

KİTABIN YAZARI

Halit Ziya UŞAKLIGİL

YAYIN EVİ VE ADRESİ

İnkilap Kitabevi-Ankara Caddesi No.95 İstanbul

BASIM YILI

1989

 

 

1.KİTABIN KONUSU: Aile arasında yaşanan trajedileri, aile arasında geçen kavgaları ve ailelerin parçalanmalarını anlatmaktadır.

 

2.KİTABIN ÖZETİ: İstanbul’da iç hastalıkları dalında uzman doktorluk yapan Ömer Behiç ve eşi Vedide Hanım kitabın baş kahramanları. Ömer Behiç küçüklüğünde hep ailesinin sözünü dinlemiş, buyruklarından sapmamış ve itaatkar bir evlat olarak yetişmiştir. Ama meslek seçiminde ailesini dinlememiş ve kendi emelleri doğrultusunda hareket etmiştir. Babası onun Dahiliye yada Maliye’de çalışmasını istemiştir ama o, onlara doktor olacağını söyler, bu fikri ailesine açtığı zaman yanında eniştesi de vardır. Eniştesi de zamanında meslek seçimi konusunda ailesinden baskı gördüğü için bu olayda Ömer Behiç’e sahip çıkar. Ömer Behiç kendisini, ailesinin haberi olmadan Mülkiye Tıp Fakültesine kaydını yaptırır. Arkadaşları İstanbul’un çeşitli semtlerinde kendilerini eğlendirirken, Ömer Behiç arkadaşlarına eşlik etmeyerek her boş anını değerlendirir. Lakin arkadaşları arasından, Bekir Servet Bey onunla hep dalga geçerek onu ikna eder ve onu da bazen eğlencelere iştirak etmesini sağlar. Fakat Ömer Behiç bu olaylardan sonra hep pişman olur ve derslerine daha da sıkı çalışır. Dolayısıyla okulunu birinci olarak bitirir. Bu durum hiçkimse tarafından olağan karşılanmamıştır. Herkes zaten böyle birşey olmasını beklemektedir. Okulunu birincilikle bitirdiği için Ömer Behiç’i , Avrupa’da okuması için devlet tarafından gönderilir. Orada da başarılar edinir. Burada okuduğu sırada anne ve babasını yitirir. Bu olay onu çok derinden etkilemiştir.  Onların yanında olamadığı için bir an okuduğu için kendi kendine feryetlar eder. Aradan zaman geçtikten sonra İstanbul’a geri döner. Adeta kendini yeni doğmuş bir bebek gibi hissetmektedir. Bundan sonra hayallerini gerçekleştirme arzusu doğmuştur içinde. İlk  olarak kendine bir muayenehane açacaktır, ardından bir eş bulup daha sonra rüyalarındaki evi yaptıracaktır.

 İlk hayali olan muayenehanesini açar. Zamanla çevresi gelişmeye, insanlar tarafından tanınır bir insan olmaya başlar. Daha sonra Vedide ile karşılaşır. Yıldırım aşkıyla ona tutulur. Onu , ailesinden istemeye gider. Evde Vedide Hanım çok utangaç davranınca dadısından şaka ile karışık fırça yer. Dadısı ona evde kalacağını ve güler yüzlü olmasını ister.  Sonunda evlenebilirler ve sekiz yıl sonra iki tane çocukları olmuş olur. Çocuklarının adları Selma ile Leyla. Bir kaç yıl sonra evini de yaptırır. Tabi evi hep hayalindeki gibi inşa ettirmiştir. Evi Vedide’den gizli gizli yapmaya çalışır ama kendini tutamaz ve evin her ince ayrıntısına kadar anlatır. Birkaç ay sonra eve taşınırlar evleri artık onların üçüncü evlatları olmuştur. Ev artık bu mutlu aileye yeni bir renk katmıştır. Bir gün evin penceresinden Kağıthane çıkışı oluşan kalabalığı izlerler. Bu kalbalık onları bir heyecana sürüklemiştir. Daha sonra o kadar çok kalabalıklaşmıştır ki insanların yüzü anlaşılmayacak dereceye varmıştır. Daha sonra Vedide bir faytonun içinde iki güzel hanımı görür. Okadar çok renkli giyinmişlerdir ki hemen dikkatini çekmiştir. Onların kim olduğunu Ömer Behiç’e sorar. Ömer Behiç, ona Veli Bey’in kızları olduğunu söyler. Adları Nebile ile Neyyir. İşte bu kızlardan biri bu mutlu aile tablosuna bir leke gibi karışacaktır. Bir gün Veli Beyin eşi hastalanır. Dolayısıyla Ömer Behiç’i tedavi etmesi için çağırırlar. Tabi haberi getiren eski dostu Bekir Servet Beydir. Bekir Servet de Nebile’den hoşlanmaktadır. Bu yüzden hep bu ailenin yanına sık sık uğramaktadır. O da doktor olduğu için Veli Beyin eşini daha önce tedavi etmiştir. Veli Beyin kızları bir de Ömer Behiç Beyin muayene etmesini istemiştirler. Bu istek özellikle Neyyir’den gelmiştir. Çünkü Neyyir daha önce Ömer Behiç’i bir yerde görüp ona bir sevgi biriktirmeye başlamıştır. Tabi Ömer Behiç böyle ilişkileri hiç sevmez ve hep karşı çıkmaktaydı. Ama aralarında başlayan muhabbetten dolayı Ömer Behiç de ona karşı bazı hisler hissetmeye başlar. Ömer Behiç artık ona aşık olmaya başlar ve hep onun yanına gitmek için fırsatlar kollar. Artık evlere geç gelmeler, aileden uzaklaşmalar başlar. Bu durumu anlayan Vedide’nin kulağına dedikodular gelmeye başla. Ömer Behiç ile arası gün geçtikçe soğumaya başlar. Zamanla Ömer Behiç bu yaptıklarından dolayı kendine kızmaya başlar böyle birşeyi kendisinin yapamayacağını söyler. Yaptıklarından artık pişman olmaya başlar ve Neyyir’den ayrılmaya karar verir. Ama bir türlü bunu yapamaz. Bu olayların üzerine kızı Leyle da ağır hastalanın ca artık buna dayanamaz. Bu hastalığın, kendisinin yapmış olduğu ihanetten dolayı ortaya çıkan bir lanet olduğunu düşünür. Kızı menenjit hastalığına yakalanmıştır. Bütün aileyi bir yas tutmuş ve soğuk olan ortam hepten gergin olmaya başlamıştır. Birkaç hafta sonra kızını kaybeder. Bu olay bütün aileyi derinden etkilemiştir. Ömer Behiç uzun uğraşlar sonucu kendini Vedide’ye zor affettirebilmiştir. Daha sonra böyle bir ihanet yapmamak şartıyla tekrar barışarak eskisi gibi olmayan hayatlarına devam ederler.

 

3.KİTABIN ANAFİKRİ:  Zamanımız da bile devam etmekte olan aile içi ihanetlerin, her zaman sonunda pişmanlık verdiği bir durum aldığını gösterir.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESi: Ömer Behiç Bey, çok zeki, kendini her yönden yetiştirmeye çalışmış bir insan ama kendi nefsine sahip olamayan biri.  Vedide Hanım çok iyi kalpli, kendini kocasının yanında cahil gören bir kişi. Bekir Servet Bey  kendi zevkine düşkün, geleceğini düşünmeyen biri. Neyyir, kendi isteklerini kabul ettirmek isteyen bencil bir kadın.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap hala günümüz de bile devam etmekte olan aile içi ihanetleri anlatmakta olduğu için, ailelere özgü bir kılavuzluk yapacak nitelikte.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:. Halit Ziya Uşaklıgil

Önemli roman ve öykü yazarlarımızdan Halit Ziya Uşaklıgil 1867'de İstanbul'da doğdu. Mahalle mektebini bitirdikten sonra Fatih Rüştiye'sine devam etti. 1879 yılında ailesiyle birlikte İzmir'e yerleşti. Burada da rüştiyeye devam eden Halit Ziya, daha sonra Fransızca öğrenmek için Rahipler Okulu'na gönderildi.

Fransızcadan ilk çevirilerini bu dönemlerde yapmaya başladı. 1884 yılında Tevfik Nevzat ile birlikte Nevruz dergisini, 1886'da da Hizmet gazetesini çıkardı. İlk romanını da bu gazete yayımladı.

Halit Ziya okulunu bitirdikten sonra İzmir Rüştiyesi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı. Aynı anda bir bankada memur olarak da çalıştı. 1893 yılında Reji İdaresi'nde başkatip olarak İstanbul'a atandı. İstanbul'da Hüseyin Siret, Mehmet Rauf, Rıza Tevfik, Hüseyin Cahit, Ahmet Rasim gibi yazarlarla yakınlık kurdu ve 1896'da Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katıldı ve Servet-i Fünun dergisinde ününü büyük ölçüde artıran romanlarını yazdı.
 

Halit ziya 1901-1908 yılları arasında yazı yazmayı bıraktı ancak, II. Mesrutiyet döneminde yeniden basladı. Yazdıklarını 1923'te yayımladı. Bir süre Darülfünun'da estetik ve batı edebiyatı dersleri verdi. V. Mehmed tahta geçince onun mabeyn baskâtipliğine atandı ve dört yıl bu görevini sürdürdü. Daha sonra Reji İdaresi'nde yönetim kurulu başkanlığı yaptı.

Başlıca Eserleri;
Roman:
Nemide, 1889,Bir Ölünün Defteri, 1889,Ferdi ve Sürekâsı, 1894, Mai ve Siyah, 1897 , Aşk-ı Memnu, 1900 , Kırık Hayatlar, 1923
Öykü:
Bir Muhtıranın Son Yaprakları, 1888 , Bir İzdivacın Tarih-i Muasakası, 1888, Heyhat, 1894 , Solgun Demet, 1901 , Sepette Bulunmuş, 1920
Bir Hikâye-i Sevda, 1922 , Hepsinden Acı, 1934, Onu Beklerken, 1935
Aşka Dair, 1936, İhtiyar Dost, 1939 , Kadın Pençesinde, 1939

İzmir Hikâyeleri, (ö.s.), 1950

Oyun:
Kabus, 1918
Anı:
Kırk Yıl, 1936
Sara ve Ötesi,1942
Bir Acı Hikâye, 1942
Şiir:
Mensur Şiirler, 1889
Deneme:
Sanata Dair, 3 cilt, 1938-1955

 

 

HAZIRLAYANIN     :
 

İMZASI     :

ADI VE SOYADI    : Salih DANACI

APOLET NUMARASI: 4911

KISMI      : 94

TARİH     : 15.05.2002

Ön izleme

 

 TÜRK DİLİ VE KOMPOSİZYON-I DERSİ

         KİTAP ÖZET FORMU

 

 

Kitabın Adı     : ATEŞTEN GÖMLEK 

Kitabın Yazarı                    : HALİDE EDİP ADIVAR 

Yayınevi ve Adresi   :ÖZGÜR YAYINEVİ/MAYIS 2001 

 

1.KİTABIN KONUSU :

 

Kurtuluş savaşının ilk romanı olan bu kitap,cepheden izinli gelen Halide Edip Adıvar’ın yoğun duygularıyla yazılmış olup konusu bir toplumun, bir ulusun yeniden var oluş mücadelesidir.

 

2.KİTABIN ÖZETİ  :

 

Peyami, dışişleri mesleği seçen bir gençtir. Bacaklarını kaybetmiştir. Hatıralarını yazdığı sıralarda, kafatası  açılarak içeride kaldığı sanılan bir kurşun aranacaktır.

    Peyami’nin uzak bir akrabası olan Ayşe, İzmir’den onunla evlendirilmek üzere İstanbul’a davet edilmiş, ama Peyami istememiştir. Bunun üzerine,onuruna çok düşkün olan Ayşe, bir daha hiçbir zaman Peyami’yle evlenmemeyi aklına koymuştur. Nitekim bir başkasıyla evlenir.Ayşe’nin kardeşi Cemal de subay olan akrabadır Harbiye Nezaretindeki Binbaşı İhsanla mütarekenin ilk zamanlarından beri  çok iyi anlaşmaktadırlar.O sırada  hepsi İstanbul’da bulunmaktadırlar. Peyami’nin annesi, Şişlideki salonuyla o günlerin kibar kadını, tanınmış kadını, söz geçiren bir kadınıdır. Kadınlar arasındaki propagandayı o idare eder. İstanbul’da, çeşit çeşit inanç, türlü çalışma vardır. Özellikle manda taraftarları, ülkeyi bir başka yabancı devletin boyunduruğu  altına koymak isteyenler çok çalışmaktadır. Bir gün  İzmir’e Yunanlıların çıktığı haberi gelir. Ayşe’nin kocasını , küçük oğlunu, suçsuz  insanla birlikte süngülemişler, delik deşik etmişlerdir. Ayşe, kalkar İstanbul’a Peyamilere gelir.

 

        İşte bu büyük toplantıdan sonra ihsanla Cemal, Anadolu’ya geçerler. Şiddetli bir tifo geçirdikten sonra Peyami’yle Ayşe de, bir kağnıya  atlayıp Kandıra köylerinde İhsan‘a kavuşurlar. Bir çete kurmuşlardır. Ulusal harekete karşı koymak isteyen köylerie yol gösterirler. Peyami’yi, dil bilgisinden yararlanmak üzere, mütercim olarak Milli Müdafaaya verirler. Ankara’ya gelir. Ayşe hemşire olmuş Eskişehir’e gitmiştir. İhsan, sessiz ve çelikten bir insan gibi, yorulmak bilmeden didinir, çalışır. Hepsi Ayşe’nin, İzmirdeki kızının peşinde, İzmir yolunda ölmeye söz vermiştir. Bu sırada, sanki arkalarından ateşten bir gömlek giymişlerdir. Peyami, büyük bir uğraş vererek İhsan’ın komutasına geçmiştir. İhsan Peyami’ye nasıl Ayşe’yi sevdiğini anlatır. İkinci Dünya Savaşında kurşunların önüne atlamış; Ölümü beklemiş ama kurşun gelip göğsüne saplanmıştır. Hastahanede yer olmadığı için İhsanı otel odasına yatırmışlardır. Ayşe’de her sabah gelip yarasına bakıp gidermiş ve ihsan Ayşe’ye evlenme teklifi eder. Ayşe mantosunu alarak kaçmaya başlar. İhsan yarasını açarak ölüme teşebbüs eder.Ayşe geri döner ve Ayşe İhsana hava değişimi alarak Ankara yollar.Orada ihsanın amcasını kardeşiyle evlendirmek isterler ve ihsan kabul etmez ama dönerken amcasının kardeşini öperek gider. O anda da öpüşmeyi  Ayşe görür. İzmir’de savaş başlamıştır ve vurulur Peyam'nin kolları arasında ölür.

       Ayşe’de vurulur.Peyami‘de sedyeyle Ayşe’yi taşır ve bir köprü altında kaputa bulur kanlı gömlek buluyor. Bunun  üzerine iki doktor hatıra defterindeki olayların, kafasına kurşun girmesi ileri gelme hayalleri olduğuna karar verdiler.

 

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

 

Hükümet’lerin düşman,’millet’lerin dost olduğu anlaşılıyor.Geçen onca zamana rağmen, o zamanlarda edinilen bu fikir hala süregelmekte ve tekrar anlam kazanmaktadır.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

’Ateşten Gömlek’ bana göre anlatılan devrin ve yaşanılan olayların sözcüsüdür.Kitaptaki olaylar Anadoludaki savaş,yıkım ve zaferlerin sözcüsü olacaktır.Yine bu kitap acılar ve kırık sevinçler ortasında yarını  özleyecektir.

 

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

 kitap beni ilk sayfasından itibaren kendisine çekti. Kitap kurtuluş savaşı yıllarını anlatarak o günlerin zor şartlarını anlatıyor. Herkese böyle bir kitabı tavsiye ederim, hiç düşünmeden…                                                                                 

 

 

6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ:

 

Türk romancı. Siyasal alanda da etkinlik göstermiştir.

İstanbul'da doğdu. Kimi kaynaklara göre doğum yılı 1884'tür. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde okuttu. Orada Rıza Tevfik'den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı ve Doğu'nun mistik edebiyatını dinledi. Sonradan evlendiği Salih Zeki'den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901'de bitirdi. 1908'de gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılardan ötürü gericilerin düşmanlığını kazandı. 31 Mart Ayaklanması'nda bir süre için Mısır'a kaçmak zorunda kaldı.1909'dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919'da Sultanahmet Meydanı'nda, İzmir'in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma ünlüdür. 1920'de Anadolu'ya kaçarak Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasal görüş ayrılığına düştü. 1917'de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye'den ayrıldı. 1939'a kadar dış ülkelerde ya şadı. O yıllarda konferanslar vermek üzere Amerika'ya ve Mohandas Gandi tarafından Hindistan'a çağrıldı. 1939'da İstanbul'a dönen Adıvar 1940'ta İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu, 1950'de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954'te istifa ederek evine çekilmiş ve 1964'te ölmüştür.
 

HAZIRLAYANIN;

ADI   :HAKAN

SOYADI  :DEMİRKAN

KISMI   :94

APOLET NOSU :4912

TARİH  :06-05-2002

Ön izleme

 

TÜRK DİLİ VE KOMPOSİZYON-I DERSİ

     KİTAP ÖZET FORMU

 

 

 

    

Kitabın Adı  

Yüzüncü Ad

Kitabın Yazarı

Samih Rifat

Yayınevi ve basım tarihi

YKY / MAYIS 2001

 

1.KİTABIN KONUSU: Baldessera Embriaco adında birinin “yüzüncü ad” adlı kitabın ardından yola çıkmasıyla beraber başından geçen ilginç olaylar.

 

2.KİTABIN ÖZETİ:  Herşey 1648 yılında Evdokim adlı bir Rus'un ta Moskova'dan  kalkıp Libya'nın Cübeyl ilinde eski bir antika dükkanı ve kitapçısı olan Baldessera Embriaco'ya "Yüzüncü Ad" adlı kitabı sormasıyla başlar. Rusu Cübeyl' e getiren kendi ülkesinde yayınlanan "Gerçek ve Ortodoks Dininin Tek Kitabı" adlı kitaptır. Bu kitaba göre 1666 yılında dünyanın sonu gelecektir. Bu sonu engelleyecek tek şey ise Allah'ın yüzüncü adının yazıldığı idddia edilen Yüzüncü Ad adlı kitaptır. Ama Rus aradığını bulamaz, fakat garip bir şekilde ilerleyen yıllarda bir çok kişi Embrioca'nın dükkanına gelerek Yüzüncü Ad'ı sorar ve sonunda 1665 yılına gelinir. Artık canavarın yılına bir yıl kalmıştır ve dünyanın sonunu geldiğine dair söylentiler dilden dile dolaşmaktadır. Bazıları bunu saçma bulurlar ama bazıları iyiden iyiye kendini kaptırmıştır ve korku içindedir.

 Bir gün 7-8 yıl önce Cübeyl'e yerleşmiş olan ve birşeylerden kaçmış olduğu belli olan  İdris adlı bir Müslüman Embrioca'ya gelerek eski ve değeri olmayan bir kitabı satmasını ister. Embriaco adama acır ve kitabı sattığını söyleyerek ona kitabın değerinin üstünde para verir adam buna karşılık olarak Embriaco'ya bir kitap verir. Bu kitap Yüzüncü Ad'ın ta kendisidir . Embriaco şaşkınlık içine düşer hemen okumak için dükkanına gider ama ne yazık ki tam kitabı okurken Fransa saray görevlisi olan Marmontel adlı bir soylu kitabı görür ve satın almak ister. Embriaco bu pek değerli kitabı satmak istemese de adam Fransa'yı temsil ettiği için ona hayır diyemez ve kitabı satar. Ertesi gün İdris'in öldüğü haberi kalır ve Yüzüncü Ad ile ilgili sorular cevapsız kalır. Embriaco, kendisini dünyanın sonunun geldiğine iyice kaptırmış olan büyük yiğeninin etkisiyle ve biraz da kendi pişmanlıktan dolayı küçük ve büyük yeğeniyle birlikte Marmontel'in peşine,İsatanbul'a, düşerler. İstanbul'a giderken dünyanın sonuyla ilgili ilginç olaylarala karşılaşırlar. Ama bunlardan farklı ve daha da ilginç olanı ise Marta'dır. Marta, Embriaco'nun zamanında evlenmek isteyip de evlenemediği kadındır, çünkü Marta bir korsanla evlenmeyi  istemiştir. Fakat şimdi Marta kocasını yıllardır bulamamaktadır ve artık öldüğüne dair bir belgeyi almak için İstanbul'a gitmektedir. Zamanla Embriaco ile Marta arasında bir aşk alevlenmeye başlar ve Marta'nın eski kocasının öldüğüne dair belgeyi alıp evlenme kararı alırlar.

 Embriaco İstanbul'a geldiğinde Marmontel'in gemisinin İzmir civarlarında korsanlar tarafından yağmalanıp batırıldığını öğrenir ve kitaptan ümidini keser bu arda Marta da ölüm belgesini alamaz ve şansını kocasının son görüldüğü yer olan Sakız Adası'nda denemek ister. Embriaco, Marta ve iki yeğeni İzmir'e giderler. İzmir'de kaderin bir cilvesi olarak Embriaco İzmir 'de tanıştığı bir arkadaşının evinde Marmontel'e kitabı satarken bir jest olarak verdiği yontucuğu bulur ve ona bunu nerden bulduğunu sorar. arkadaşı onu bir İngiliz arkadaşından aldığını ve arkadaşını da sabah İngiltere'ye  aceleyle yola çıktığını söyler. Artık çok geçtir ve İngiltere'ye gitmeye hiç niyetli değildir ve o an için Yüzüncü Ad macerası kapanır. Artık tek yapmak istediği Marta'nın kocasının öldüğüne dair bir kanıt bulmaktır ve bu kanıtı bulmak için Sakız'a Marta ile beraber giderler, ama işler hiç umulduğu gibi gitmez. çünkü Marta'nı kocası yaşıyordur. Bunun üzerine Marta Kocasının evine ayrıldıklarını onaylatmak için tek başına gider çünkü kocasının yeni bir karısı vardır ama bir gün boyunca gelmez, Embriaco iki yeniçeriyle birlikte Marta'nın kocasının evine gider. Marta'ya bir şeyler olmuştur tüm yalvcarmalara rağmen geri dönmez. bunun üzerine  iki yeniçeri yalan beyanda bulunmkatan Embriaco'yu tutuklarlar ve bir gemiye gözleri elleri bağlı olarak Cenova'ya sakız kaçakçılığı yapan bir gemiye koyarlar.

 Cenova bir Cenevizli olan Embriaco'nun atalarının çok eski yıllarda yaşadığı ve şehrin en zengini ve en ihtişamlı sülalesi olduğu şehirdir. Geminin kaptanına kendisini tanıtır ve kaptan onu saygıyla karşılar ve onu Cenova'ya geldiklerinde eskiden Embriacoların hizmetinde bulunmuş, onların sayesinde şimdi şehrin en zengini olmuş  Gregerio Mangiavacci ile tanıştırır. Adam onu evinde uzun bir süre en yi şekilde arar Cenova’da kalıp kızıyla evlenmesi için ısrar eder. Ama Embriaco'nun aklı Marta ve iki yeğenindedir. Bu sebepten Marta'nın tehdit edildiği inancını taşıyarak Sakız'a döner ama Marta onu reddeder. Embriaco'nun dünyası mahvolur ve Cenova'ya geri döner.

Gregerio, Embriaco'dan şirketinin bir kısmına sahip olan bir adama bir zarf teslim  etmesini ister. Teslim edeceği yer Portekiz'dedir, bu yüzden kabul etmez ama Gregerio ona bir oyun oynar ve gitmek zorunda kalır Portekiz' e gelince zarfı teslim eder ve zarf karşılığında yüklü bir miktar para alır. Artık yeniden parayı teslim etmek için Cenova'ya dönmek zorundadır. Geri dönerken Holandalı bir savaş gemisi gemilerini teslim alır ve gemiyi gemidekilerle birlikte Hollanda'ya götürür orada bir süre tutulduktan sonra serbest kalır. Artık tek isteği eve dönmektir ama Yüzüncü Ad macerasını yeniden başlatır ve yolunun üzerinde Londra' ya uğrar. Orada İngiliz'i bulur, İngiliz ona kitabı bir rahibe sattığını söyler. Embriaco rahibin adresini alır ve adrese gider, kitabı satın almak ister . Adam kitabı satmıyacağını fakat Arapça yazılı  kitabı ona açıklaması karşılığında kitabı verebileceğini söyler. Embriaco buduruma çok sevinir, hem kitabı okuyup yüzüncü adı öğrenme şansını yakalayacaktır hem de kitaba sahip olacaktır. Ama garip bir nedenledir ki kitabı her okumaya başladığında gözlerine bir perde iner, okuyamaz, ama bu durum rahibe söylemez, kitabı okur gibi yapar ve kafasından birşeyler sallar. Bu arada 1666 yılına çoktan girilmiştir ve Embriaco dünyanın öbür taraflarında neler olduğunu merak etmektedir. Bu sırada Londra'da büyük bir yangın başlar. Nerdeyse tamamı ahşap olan veleriyle birlikte Londra'nın yarısı yanmıştır. Embriaco kitabı alarak Londra'dan kaçar ve çeşitli yollarla Cenova'ya yeniden döner parayı teslim eder ve adamın kızıyla evlenmeyi kabul ederek evlenir.

Artık 1666 yılının sonları gelmiştir ve son gün de olaysız geçer. Böylece Yüzüncü Ad macerası biter. kitabı sonsuza kadar paslanmak üzere evinin en ücra köşesine koyar.

 

 

 

 

 

3.KİTABIN ANA FİKRİ:   İnsanoğlu kaderin elinde şekillenen  bir varlıktır. Kader insanı bir anda küçük bir  sebepten evinden, yurdundan uzaklaştırabilr hatta geri dönmesini bile etkileyebilir ve hayal edemeyeceğiniz olaylarla baş başa kalmanızı sağlayabilir.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:  Kitap ilk başlarda sıkıcı gelmekle beraber zamanla  olay kahramanının bir yerden bir yere sürüklenmesi ve ilginç olaylarla karşıllaşmasıyla heyecanlanıyor, ama şunu belirtmekte yarar var ki kitabın sonuna kadar beklenen yüzüncü adın açıklanmayışı kitabın sonunda iyi bir izlenim bırakmıyor.

 

 

 

Baldessera Embriaco:  Ataları yıllar önce Cenova’dan Cübeyl’e göçmüş olan Doğudaki Cenevizlilerin son temsilcisi. Doğuda büyük bir üne sahip bir antika dükkanı var ve bu sayede çok zengin. Konuşmaktan daha çok dinlemeyi seven sabırlı biri ve kadere inanan biri.

 

Marta: Baldessera’nın gençliğinde aşık olup evlenmek istediği kadın, fakat o zamanında bir korsanla evleniyor ve daha sonra kocası onu terkediyor.

 

Gregerio Mangiavacci: eskiden sülalesi Embriacolaraın hizmetinde bulunmuş ve şimdi onların sayesinde zengin olan biri. İri cüsseli biri fakat duygusal bir yapıya sahip. Kızını Embriacom ile velendirmek istiyor.

 

5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 kitap ilk başta can sıkmakla beraber zamanla heyecanlanan konusu ve kahramanın başından geçen ilginç olaylarla kitaba bir renklilik geliyor ama sonunda yüzüncü adın açıklanmayışı bir hayal kırıklığı.

6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

 Amin Maalouf 1949’da Lübnan’da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı;1976’dan beri Paris’te yaşıyor. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktin bir çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.

 Çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini yapıtlarında başarı ile işleyen yazar, ilk kitabı Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri ile tanındı. Ve bu kitabın çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986’da yayımlanan ve aynı yıl Fransız- Arap Dostluk ödüllü kazandığı ikinci kitabı Afrikalı Leo ise bugün bir “klasik” kabul edilmektedir.

 Maalouf’un 1988’de yayımlanan ikinci romanı Semerkant da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Beatrice’den sonra Birinci Yüzyıl ve Işık Bahçeleri romanları ardından, 1993’te yayımlanan romanı Tanios Kayası ile Goncourt ödülünü kazanan yazarın Doğunun Limanları adlı kitabı 1998’te çıktı.Yazarın son yapıtı Yüzüncü Ad’dır.

  

 

HAZIRLAYANIN;

ADI   :HAKAN

SOYADI  :DEMİRKAN

KISMI   :94

APOLET NOSU :4912

TARİH  :06-05-2002

 

 

Ön izleme

                                       TÜRK DİLİ VE KOMPOSİZYON-I DERSİ

     KİTAP ÖZET FORMU

 

 

 

    

Kitabın Adı  

ATEŞTEN GÖMLEK

Kitabın Yazarı

HALİDE EDİP ADIVAR

Yayınevi ve basım tarihi

ÖZGÜR YAYINEVİ / MAYIS 2001

 

 

1.KİTABIN KONUSU :Kurtuluş savaşının ilk romanı olan bu kitap, cepheden izinli gelen Halide Edip Adıvar’ın yoğun duygularıyla yazılmış olup konusu bir toplumun, bir ulusun yeniden var oluş mücadelesidir.

 

2.KİTABIN ÖZETİ  :Peyami: dışişleri mesleği seçen bir gençtir. Bacaklarını kaybetmiştir. Hatıralarını yazdığı sıralarda, kafatası  açılarak içeride kaldığı sanılan bir kurşun aranacaktır.

Peyami’nin uzak bir akrabası olan Ayşe, İzmir’den onunla evlendirilmek üzere İstanbul’a davet edilmiş, ama Peyami istememiştir. Bunun üzerine, onuruna çok düşkün olan Ayşe, bir daha hiçbir zaman Peyami ile evlenmemeyi aklına koymuştur. Nitekim bir başkasıyla evlenir.Ayşe’nin kardeşi Cemal de subay olan akrabadır. Harbiye Nezaretindeki Binbaşı İhsanla mütarekenin ilk zamanlarından beri  çok iyi anlaşmaktadırlar. O sırada  hepsi İstanbul’da bulunmaktadırlar. Peyami’nin annesi, Şişlideki salonuyla o günlerin kibar kadını, tanınmış kadını, söz geçiren bir kadınıdır. Kadınlar arasındaki propagandayı o idare eder. İstanbul’da, çeşit çeşit inanç, türlü çalışma vardır. Özellikle manda taraftarları, ülkeyi bir başka yabancı devletin boyunduruğu  altına koymak isteyenler çok çalışmaktadır. Bir gün  İzmir’e Yunanlıların çıktığı haberi gelir. Ayşe’nin kocasını , küçük oğlunu, suçsuz  insanlarla birlikte süngülemişler, delik deşik etmişlerdir. Ayşe, kalkar İstanbul’a Peyamilere gelir.

 

        İşte bu büyük toplantıdan sonra ihsanla Cemal, Anadolu’ya geçerler. Şiddetli bir tifo geçirdikten sonra Peyami’yle Ayşe de, bir kağnıya  atlayıp Kandıra köylerinde İhsan‘a kavuşurlar. Bir çete kurmuşlardır. Ulusal harekete karşı koymak isteyen köylere yol gösterirler. Peyami’yi, dil bilgisinden yararlanmak üzere, mütercim olarak Milli Müdafaaya verirler. Peyami Ankara’ya gelir. Ayşe hemşire olmuş Eskişehir’e gitmiştir. İhsan, sessiz ve çelikten bir insan gibi, yorulmak bilmeden didinir, çalışır. Hepsi Ayşe’nin, İzmirdeki kızının peşinde, İzmir yolunda ölmeye söz vermiştir. Sanki ateşten bir gömlek giymişlerdir. Peyami, büyük bir uğraş vererek İhsan’ın komutasına geçmiştir. İhsan Peyami’ye nasıl Ayşe’yi sevdiğini anlatır. Birinci Dünya Savaşı’nda kurşunların önüne atlamış; Ölümü beklemiş ama kurşun gelip göğsüne saplanmıştır. Hastahanede yer olmadığı için İhsanı otel odasına yatırmışlardır. Ayşe’de her sabah gelip yarasına bakıp gidermiştir

 

İhsan bir gün Ayşe’ye evlenme teklifi eder. Ayşe mantosunu alarak kaçmaya başlar. İhsan yarasını açarak ölüme teşebbüs eder. Ayşe geri döner ve Ayşe İhsan’a hava değişimi alarak Ankara’ya yollar.Orada İhsan’ı amcasının kardeşiyle evlendirmek isterler ve ihsan kabul etmez ama dönerken amcasının kardeşini öperek gider. O anda da öpüşmeyi  Ayşe görür.

 

İzmir’de savaş başlamıştır, İhsan burada vurulur ve Peyami'nin kolları arasında ölür. Ayşe de vurulur. Peyami‘de sedyeyle Ayşe’yi taşır ve bir köprü altında kaputa bağlı kanlı gömlek buluyor. Bunun  üzerine iki doktor hatıra defterindeki olayların, kafasına kurşun girmesinden ileri gelme hayalleri olduğuna karar verirler.

 

3.KİTABIN ANA FİKRİ:’Hükümetlerin düşman’, milletlerin dost olduğu anlaşılıyor. Geçen onca zamana rağmen, o zamanlarda edinilen bu fikir hala süregelmekte ve tekrar anlam kazanmaktadır.

 

 

 

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:’Ateşten Gömlek’ bana göre anlatılan milli mücadele yılarını en güzel şekilde anlatmasıyla devrin ve yaşanılan olayların sözcüsüdür. Kitaptaki olaylar Anadoludaki savaş, yıkım ve zaferlerin sözcüsü olacaktır.

 

 

 

5.YAZAR HAKKINDA BİLGİ: Türk romancı. Siyasal alanda da etkinlik göstermiştir.

İstanbul'da doğdu. Kimi kaynaklara göre doğum yılı 1884'tür. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde okuttu. Orada Rıza Tevfik'den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı ve Doğu'nun mistik edebiyatını dinledi. Sonradan evlendiği Salih Zeki'den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901'de bitirdi. 1908'de gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılardan ötürü gericilerin düşmanlığını kazandı. 31 Mart Ayaklanması'nda bir süre için Mısır'a kaçmak zorunda kaldı.1909'dan sonra eğitim alanında görev alarak öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastahanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919'da Sultanahmet Meydanı'nda, İzmir'in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşma ünlüdür. 1920'de Anadolu'ya kaçarak Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasal görüş ayrılığına düştü. 1917'de evlenmiş olduğu ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye'den ayrıldı. 1939'a kadar dış ülkelerde yaşadı. O yıllarda konferanslar vermek üzere Amerika'ya ve Mohandas Gandi tarafından Hindistan'a çağrıldı. 1939'da İstanbul'a dönen Adıvar 1940'ta İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu, 1950'de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954'te istifa ederek evine çekilmiş ve 1964'te 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ön izleme

TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYON-1 DERSİ

 

 

KİTAP ÖZET FORMU

 

KİTABIN ADI

 KAMİL VE MERYEM’E DAİR

KİTABIN YAZARI

ARTUN ÜNSAL

YAYIN EVİ VE ADRESİ

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK TİCARET VE SANAYİ A.Ş. İSTİKLAL CADDESİ, NO:285 BEYOĞLU 80050 İSTANBUL

BASIM YILI

MAYIS 1996

 

 

1.KİTABIN  KONUSU:

 

 Okuduğum kitapta Kâmil ve Meryem’in büyük aşkı ve büyük ümitlerle göç ettikleri Ankara’da başlarına gelenler anlatılmaktadır.

 

2.KİTABIN ÖZETİ:

 

 Tahir ile Zühre”, Arzu ile Kamber”, “Kerem ile Aslı” ………. Binlerce yılın yorgunu Anadoluda daha nice beraberlikler yaşanmıştır. Ama “ Kâmil ile Meryem’inki bir başka. Çünkü destan konusu olmayacak kadar gerçek ve olağan. Özelllikle 1940’lardan itibaren sonra bu yana köylerinden, çift- çubuklarından koparak gelip,  büyük kentlerin pırıltısına bir pervane gibi takılan milyonlarca Anadolumuz vardır. Onlardan yalnızca ikisi Kâmil ve Meryem.

 

 

 Ankara’nın mantar gibi fışkıran kondularındfa yaşayan amele,işçi, küçük memur, esnaf, gündelikçi yüzbinlerce köy kökenli çiftten bir örnektir. Kâmil ve Meryem Çankırı’nınn Kurşunlu ilçesine bağlı Pınarcık Köyü’ndendir. Kâmil , babasını yaklaşık 12 yaşında kaybetmiş ve gerçekten fakir bir ailenin çocuğudur. Abileri Kazım ve Ali; ablası ise Habibe’dir. Evin en küçüğü Kâmil’dir. O da babasının vefatından sonra ailesine yardım etmek  için askerlik çağı gelene kadar köyde para karşılığında köydeki insanların davarlarını gütmektedir. Ailesi özellikle babasının vefatından sonra maddi yönden çok sıkıntı çekmiştir. Kâmil’in  o zamanları  en büyük hayali köyde hali vakti yerinde olan Bezcigillerden İbrahim’in kızı olan Meryem’le evlenmektir. Meryem ise Kâmil’le  oranla biraz daha yaşça küçük ama gerçekten çok sevimli bir kızdır. İçinde sürekli okuma-yazma isteği vardır. Ama o da sınıf öğretmeninin gazabına uğrayarak bu isteğini gerçekleştiremez. Gerçekten de Meryem’inde Kâmil’de gözü vardır.  Haftada birkaç gün Meryemgilin samanlığında buluşup orada konuşurlar ama birgün Meryem’in annesi bunları samanlıkta yakalr. Ve daha sonra Meryem’in evden çıkmasını  yasaklar. Meryem’in babası İbrahim durumdan haberdar olunca hemen kızını fakir  Kâmil’e vermemek için kızı Meryem’Ie köyde daha zengin birisine vermeyi ister. Bunu öğrenen Kâmil, Meryem’i kaçırır. İlk başlarda Meryem ve Kâmil’in annesi iyi anlaşır ama Kâmil askere Kars-Kağızman’a süvari olarak gittikten sonra aralarına kara kediler girer ve bir türlü anlaşamazlar. Bu olaylar ta ki Kâmil askerden dönüp Meryem’le beraber Ankara’ya gidene kadar devam eder. Meryem ve Kâmil her ikisi de Ankara’ya gitmek isterler. Çünkü artık rençberlik fazla para getirmemektedir. Bundan dolayı Ankara’daki amcaların yanına giderler.

Kâmil ve Meryem‘in o zamanki tek hedefleri başlarını sokacak bir evlerinin olmasıydı. Bundan dolayı Kâmil tren garında çalışırken Meryem de ev giderlerini karşılamak için akşamları evde çamaşır yıkar, gündüzleri ise ev işlerine gider. Daha sonra kendilerine göre bir ev tutarlar. Komşuların önerileriyle İzmir Caddesi’ndeki Demirtepe’de kapıcılığa başlarlar. Sonunda 2,5 yıl sonunda Haymanalı hemşerilerinden 500 liraya çok küçük de olsa bir gecekondu alırlar.

 

 

 Bu arada Kâmil ve Meryem’in şimdiye kadar Naile, Zeliha ve Yalçın isimli üç çocuğu olur. Çocuklarından en büyüğü Naile’dir. Kâmil, Sağlık Bakanlığında bir iş bulur. Maaşı da o zamana göre iyidir.Bu maaş ve Meryem’in kazandıklarıyla bu aile derin bir nefis alabilir. Ama bu arada Kâmil Zekiye adlı bir dul bir bayana takılır. Meryemgilin mahallesinde oturur. Kâmil gün geçtikçe Zekiye’ye bağlanır ve artık ona bir ev tutup eve geç gelmeye başlar ve sonunda Kâmil’in Zekiye isimli dul kadınla beraber olduğunu, Kâmil’in onun için ev tuttuğunu öğrenir. O zamanlarda Kâmil eve aldığı maaşı da getirmez. Meryem de o zamanda fazla iş bulamadığından özellikle çocuklar büyük sıkıntı içine girerler. Çocuklar artık yakındaki çöpe gidip oradan bulduklarını yemeye başlarlar. Bu arada Kâmil’in Zekiye adlı dul kadından iki tane çocuuğu olur.

 

 

 Meryem olan  bu olaylara rağmen gidip “Kâmil” le konuşur. Ona olan bitenleri anlatır ve sonunda onu ikna eder. Kâmil yaptıklarından gerçekten çok pişman olur; Meryem ve ailesinden özür dileyerek evine yeniden döner. Bir yıl sonra Kâmil ve Meryem’in ilk önce Yalçın daha sonra Gürsel isimli iki çocukları olur. Özellikle Kâmil çocuklarıyla daha çok ilgilenmeye başlar. Daha sonra aradan yıllar geçtikten sonra çocuklar iyice büyür ve okula gitmeye başlarlar. Ama bu zamanda da aksilikler bunları yalnız bırakmaz. En büyük kızı olan Naile komşusuyla kaçar, en küçük çocuk olan Gürsel kızamık çıkartır. Bunu üzerine ışık yakarlar ama Gürsel gün geçtikçe daha da zayıflar ve bir deri bir kemik kalır. Sonunda  Gürsel’i Hacettepe Hastanesi’ne götürürler. Oradaki doktor Gürsel’e artık hiçbirşey yapılamayacağını söyler. Bunu duyan Meryem ve Kâmil  kahrolurve sonunda Gürsel’i diri diri gömerler. Aynı akşam Meryem, kızını rüyasında görür ve onun canlı olduğunu iddia eder. Bunun üzerine Kâmil ve Meryem Gürsel’i yerinden çıkarırlar ve daha sonra uzun bir süre yoğurt ve sütle baktıktan sonra ölmüş olduğu iddia edilen Gürsel’i yeniden canlandırırlar. Bu olayların yanında Yalçın evlenir. Aile zorluk ve sıkıntı çekerek de olsa güzel bir düğün yaparlar.

 

 

 Sonunda aradan yıllar geçer ve Kâmil emekli olacaktır. Aradan tam tamına otuzsekiz yıl geçer ve bir zamanlar çekici gelen Ankara artık Kâmil için bir taş yığınından başka bir şey değildir. Bundan dolayı emekli parasını aldıktan sonra köye bir ev yapıp orada hayatını devam ettirmek ister ama bir türlü Meryem’I ikna edemez. Sonunda köyde bir ev yaptırırlar ve yazın köyde, kışın Ankara’da kalmaya beraber karar verirler. Daha sonra emekli parasıyla yeni bir apartman dairesi alırlar. Çilekâr Meryem ise artık iyice yaşlanır ve romatizmadan dolayı sürekli doktor kontrolüne gider. Çocukları ise artık hepsi evlenmiş ve çoluk çocuğa karışmışlardır.

 

 

 

 

3. KİTABIN ANA FİKRİ:

 

 

 Özellikle 1940’lardan sonra bu yana köylerinden, çift çubuklarından koparak gelip, büyük kentlerin pırıltısına bir pervane gibi takılan milyonlarca Anadolumuz var. Onlardan yalnızca ikisi Kâmil ve Meryem.Bu iki genç gibi birçok insan bu pırıltıya takılıp güzelim köylerini bırakıp büyük kentlere göçetmektedir.Bu olay sadece göç olayı olarak kalmamakla birlikte giderek büyük bir sorun haline dönüşmektedir.  Yeni göçeden bir birey için ilk önce başını sokacak bir ev ve daha sonra da hayatını devam ettirmek için bir de iş gerekmektedir. Bu faaliyetler yerine getirilmezse; bunlar o kentte çarpık kentleşmei işsizlik, toplumda huzursuzluk ve hırsızlık gibi olaylar alarak geri dönmektedir. Okuduğum bu kitapta bu göç olayı çok etkili bir biçimde anlatılmaktadır.

 

 

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

 Okuduğum kitapta işlenen konu Kâmil ve Meryem arasında geçmektedir.

 

 Kâmil, yaklaşık 12 yaşında babasını kaybettikten sonra hayatını devam ettirmek için para karşılığında köydeki insanların davarlarını gütmektedir. Bu zamanda ailesiyle beraber maddi yönden çok sıkıntı çekmişlerdir. Çocukluundan bu yana hem zengin olma ve çocukluk arkadaşı olan Meryem’le evlenmek istemiştir. K;âmil gerçekten tuttuğunu koparan , azimli ve ayrıca çok çalışkan bisidir.

 

 Kâmil’den yaşça büyük olan Meryem’de Kâmil’le beraber Pınarcık Köüyü’ndendir. Kendisi gerçekten çok çalışkan birisidir. Kâmil’le beraber Ankara’ya göç ettikten sonra aile giderlerini kaşılamak için odacı ve temizlikçi olarak birçok  yerde çalışmıştır. Kendisi ailesine bağlı, çocuklarını seven ve onların geleceği ve sıhhati için herşeyi yapmaktan kaçınmayan birisidir. Gerçekten de onlar için bir çok fedakarlıklarda bulunmuştur.

 

 

5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

 

 Artun ÜNSAL çok güncel bir kou olan “KÖYDEN KENTE GÖÇ” ün etkikerini, Kâmil ve Meryem’in başından geçen olayı da kullanarak çok etkili bir biçimde anlatmıştır.

 

 

 Yazarımız sade, yalıni kolay anlaşılabilir bir şekilde bu öyküyü yazmıştır. Ayrıca  toga, zara ve rençberlik….vb  Ankara şivesine ait olan bu kelimeleri kullanarak öykümüzü daha anlamlı ve aynı şekilde akıcı yapmıştır. Yazarımız özellikle kişi tasvirlerinde çok başarılı olmuştur. Ama öykünün bazı bölümlerinde kopukluklar vardır. Bu da öyküde yer alan bazı olayların anlaşılmasını biraz güçleştirmektedir. Bütün bunlara rağmen kitabımız gerek konusu gerekse dili olsun erçekten çok iyi bir dille yazılmıştır.

 

6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

 

 

 Artun ÜNSAL, 1942’de İstanbul’da doğdu. Paris Üniversitesi’ni Hukuk Fakültesi’ni 1966’da, Siyasal İncelemeler Enstitüsü’nüyse 1967’de bitirdi. 1970’de Siyasal Bilim doktorasını tamamladı. 1970-1973 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi’nde, 1975-1982 yılları arasında Ankara Üniversitesi SBF’de çalıştı; 1983 yılının sonunda istifa edip Hürriyet  gazetesine girdi; 1986-1992 yılları arasında bu gazetenin Paris temsilciliğini yürüttü. Bir dönem (1972-1986)  gazetecilik yaptı.

 

 

 Ekim 1994’te Galatasaray Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine atanan Boğaziçi Üniversitesi’nde dersler veren Prof. Dr. Artun ÜNSAL’ın yapıtlarından Siyasal ve Anayasa Mahkemeleri(1980), Kent ve Siyasal Şiddet(1982), Benin Lokantalarım(1996) Türkiye’de yayımlandı. Fransa’da yayımlanan çalışmalarından biri Istanbulla Magnifique’dir.

 

 

 Hürriyet ve daha sonra Posta gazetelerinde haftalık lokanta eleştirileri yazmayı sürdüren Artun ÜNSAL’ın Osmanlı mutfağı üzerine yaptığı incelemeler çeşitli dergilerde yayımlandı. Geleneksel Türk mutfağı üzerine yaptığı incelemeler yurtiçive yurtdışında çeşitli çeşitli toplantılara katılan ÜNSAL, TRT 1’de yayımlanan “Damak Tadı” adlı programda danışmanlık ve aynı zamanda sunuculuk yapmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                               HAZIRLAYANIN           :

 

                                                          İMZASI                          :

 

                                                          ADI VE SOYADI         : ALİ ERSİN TOPAL

 

                                                           APOLET NUMARASI   :4913

 

                                                            KISMI                            :94

 

                                                            TARİH                           :29.03.2002   

Ön izleme

TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYON-1 DERSİ

 

 

KİTAP ÖZET FORMU

 

KİTABIN ADI

KÜÇÜK AĞA

KİTABIN YAZARI

TARIK BUĞRA

YAYIN EVİ VE ADRESİ

SİMURG KİTAPÇILIK, YAYINCILIK VE DAĞITIM LTD. YEREBATAN CADDESİ, SALKIM SÖĞÜT SOKAĞI 9-CAĞALOĞLU 34410 İSTANBUL

BASIM YILI

1993

 

 

 

 

 

1.KİTABIN  KONUSU:

 

Küçük Ağa , Tarık Buğra’nın en tanınmış ve en çok ses getiren romanıdır.Kitapta, Birinci Dünya Savaşı sonrası halkın düştüğü zor durum ve Milli Mücadele konu alınmıştır.Anadolu kasabalarında işgallere karşı direnişlerin gerçekçi anlatıları kitabın önemini artırmaktadır.

 

Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti eski gücünü,heybetini kaybetmeye başlamış,isyanlar ve işgallerle zayıf duruma düşmüştür.Kitapta, bir Anadolu kasabası olan Akşehir'den yola çıkılarak ,kurtuluş mücadelesinin bir bölümü anlatılmaktadır.Olaylar Akşehir’in bir kasabasında başlar ve gelişir.

 

2.KİTABIN ÖZETİ:

 

Dünya Savaşı resmen sona ermiş olmakla birlikte , Osmanlı Devleti üzerinde yarattığı etkiler tüm gücüyle devam emektedir.Savaş sonrası bir çok asker memleketlerine geri dönmüştür.Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmıştır.Bu erlerden biri de Salih adlı Akşehirli bir askerdir.Memleketine döndüğünde kaybettiği kolunun acısıyla beraber , ülkenin durumunu daha acı bir şekilde anlayan Salih gittiğinden beri çok şeyin değiştiğini görür.Önceleri dost olarak yaşayan Rumlar ve kendi halkı şimdi birbirinden soğumuştur.Salih’in samimi arkadaşı olan Niko da bir Rumdur ve gelişmelerden o da yavaş yavaş etkilenmeye başlamıştır.

 

Yunan ve İngiliz ordularının işgal haberleri gelmekte ve iki halkın birbirine olan düşmanlığı artmaktadır.Salih ise yüzyıllardır Osmanlı himayesinde rahatça yaşayan Rumların bu davranışını bir ihanet olarak görmekle beraber arkadaşı Niko’dan kopamamaktadır.Rumlarla olan dostluğu kasabalı tarafından fark edilir ve kasabalı Salih’i dışlar.Salih artık sürekli Niko ve O’nun çevresiyle dolaşır olmuştur.Artık Osmanlı ve Padişaha olan güvenci de sarsılmıştır.Kaybettiği kolunun hayatına tesiri büyük olmuştur.Kimsenin O’na hak ettiği saygıyı göstermediğine inanan Salih kendi dünyasına çekilmiştir..Öte yandan halk işgallere tepkisiz kalmama kararı almıştır fakat bunun kimin önderliğinde yapılacağı karmaşası vardır.

 

Salih artık istenilmeyen biri olmuştur.Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında bir hoca gönderilir.İstanbul’dan gönderiliş amacı kasabada padişaha ve Osmanlı’ya bağlılığı teşvik edici düşünceyi sağlamaktır.Hoca gerçekten de çok etkili bir insandır ve halkın büyük beğenisini ve takdirini kazanır.Vaazlarda cemaate Osmanlı padişah ve din lehinde düşüncelerini aktarmaktadır.Bu sırada memlekette Hoca’nın düşüncesine tam ters olmamakla birlikte , kurtuluş ümidi olabilecek bir örgüt kurulmaktadır.Kuvayı Milliye adı verilen bu örgüt Anadolu’da işgalleri önlemek ve İstanbul ve padişah yönetiminin boyunduruğundan kurtulmak için kurulmuştur.Fakat Kuvayı Milliye’nin işi çok güçtür.Memlekette işgallere karşı veya işgallerden yana bir çok örgüt vardır. Kuvayı Milliye önce bu örgütleri kendi tarafına çekmeli veya bertaraf etmelidir.Hocanın vaazları da Kuvayı Milliye ilkelerine ters düşmektedir.Hoca her fırsatta padişaha bağlılıktan bahsetmektedir , Kuvayı Milliye ise padişahtan kurtulmak ,yeni bir yönetim kurmak amacını gütmektedir.İşte bütün bu ihtilaflar dolayısıyla Kuvayı Milliye yandaşları ve Hoca arasında bir elektriklenme ve zıtlaşma meydana gelir.Hoca ise halka kendini çok sevdirmiştir  çünkü her yönüyle iyi ve doğru bir insandır.Fakat Hoca da kendi içinde bir yandan yaptığı işin gerçekten doğru olup olmadığının sorgulamasını , padişaha olan güvencinin doğruluğunun şüphesini yoklamaktadır.Kuvvacılarla Hoca arasındaki çatışma zamanla  iyice açık şeklini alır ve vaazlarda karşıt fikirler açıklanır.

 

Olaylar gelişirken Salih ise unutulmuşluk ve terkedilmişlikten bir kaçış olarak Kuvayı Milliye’ye katılmaya verir.O’nu bu kararı vermeye zorlayan başka bir şey ise yakın arkadaşı Niko’nun da sonunda Osmanlıya karşı savaşta yer almasıdır.Salih bu ihanetin öcünün peşinden koşacak ve kurtuluş mücadelesinde büyük rol oynayacaktır. Hoca hakkında ölüm emri çıkartılır.Hoca evliliği ve çocuğu ve en önemlisi de halkın zorlamasıyla Akşehir’den kaçar ve çete reislerine sığınır.Kuvva ile arasında yaşanan kovalamacadan sağ kurtulur ve kendi başına yanına adam da alarak bir kasabaya sığınır.Kuvva ise Hocayı kaçırdığı için üzgündür ve Salih’i O’nu bulmakla görevlendirir.Hoca ise şimdi hangi tarafta yer almak gerektiğinin hesabını yapmaktadır.Kuvayı Milliye ise her geçen gün başarı kazanmakta ve güçlenmektedir.Salih Hoca’yı bulur ve O’nu padişah hizmetinden vazgeçerek Kuvva yararına çalışmaya ikna eder.Beraberce Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar .Çerkez Ethem ve kardeşleri milli mücadelede en büyük rollerden birini üstlenmiş ve gerek düşman işgallerine gerekse ayaklanmalara karşı başarılar sağlamışlardır.Fakat şimdi düzenli ordu ve İsmet Paşa’nın emri altına girmek söz konusu olunca Çerkez Ethem ve kardeşleri zıt bir tavır takınarak Kuvva’ya ve Ankara’ya karşı isyan bayrağı açmıştır.Hoca ise bu yolun yanlış olduğuna inanır ve onları bu yoldan döndürmek için planlar kurar.Hoca’nın amacı Çerkez Ethem ve kardeşlerini Kuvva’ya karşı cephe almaktan vazgeçirmek olmasa bile olası bir isyan halinde güçlerini zayıflatmaktır.Bu sırada Hoca Salih’ i haber edinmek için  Akşehir’e yollar.Akşehir’de ise Hoca öldü bilinmektedir.Oysa Hoca hayattadır ve yeni kimliği “Küçük Ağa” ile kuvva yararına çalışmaktadır.Hoca’nın Kuvva yararına çalıştığı haberi Salih tarafından Akşehir’de sadece Kuvvacı olan birkaç kişiye duyrulur ve memnuniyet yaratır.Başta Kuvayı Milliye hareketine büyük hizmet vermiş Doktor olmak üzere Kuvvacılar Hoca’nın kendi saflarına katılışından büyük haz duyarlar.

 

 

 

 

 

Hoca Ethem’in İsmet Paşa hizmetine girmemek için yapacağı en büyük saldırı olan Kütahya saldırısında O’na bir oyun oynayarak başarısızlığını sağlar ve Kuvayı Milliye’ye en büyük hizmetini vermiş olur.Ethem ise Yunanlılara sığınacaktır.Hoca ise bütün bu ihtiras ve gücü elinde bulundurma tutkusuna kapılan insanlardan nefret etmektedir.Artık savaş alanından başka bir cephede de mücadele verilmektedir , şimdi iktidar çekişmeleri büyük tehdit oluşturmaktadır.Hoca bunu acıyla farkeder.Ankara ise Hoca’nın başarılarından haberdardır ve kendisini Ankara’ya davet eder.Daveti kabul eden Hoca Ankara’nın durumunu yakından görür ve cephede savaşmanın , bu iktidar kavgasında yanlış düşünenlere ve  hainlere verilecek savaştan daha kolay olduğunu düşünür.Fevzi Paşa Hoca’ya yakınlık gösterir.Hoca bütün bu kişiliklerin önemini daha iyi anlamaktadır.Memleket zafere doğru gitmektedir ve bu noktada Ankara ve Melis’e büyük iş düşmektedir.Bu sırada Küçük Ağa yani İstanbullu Hoca Ankara'da kendisini Akşehir'den tanıyan ve bir zamanlar zıt fikirleri yüzünden tartıştığı Kuvvacı Doktor ile buluşur.Doktor böyle saygıdeğer birinin kendi saflarına katılışından duyduğu mutluluğu Hoca’ya söyler ve asıl kimliğini bilenin sadece kendisi olduğunu , kendisi dışındakilerin O’nu Küçük Ağa diye tanıdıklarını anlatır.Hoca ise artık özlediği eşi ve çocuğunun özlemiyle yanmaktadır.Küçük Ağa Fevzi Paşa ile birlikte Akşehir’e gelir ve burada da tanınmadığını ve Küçük Ağa olarak bilindiğini görür.Eşi ve Çocuğu hakkında bilgi alır ve çocuğunu bulur fakat eşinin durumu kötüdür.Eşine geldiğini haber eder fakat kadın ölmek üzeredir ve oğlunu Hoca’ya emanet ettiğini söylemekle kalır ve günler sonra da ölür. Hoca daha sonra Ankara’ya döner ve mücadeleye devam eder.

 

 

 

3. KİTABIN ANA FİKRİ:

 

 

 

Milli Mücadele Küçük Ağa ve Salih ve Doktor bey gibi yüzlercesinin üstün başarıları ve özverileriyle kazanılmıştır ve tarihin en büyük ve ders alınması gereken olaylarından biridir.

 

 

 

Şimdi üzerinde yaşadığımız bu topraklar çok kolay bir şekilde  kazanılmamıştır. Bu topraklar uğruna nice  Türk insanı şehit düşmüş, nice türk evladı öksüz kalmış ve nice aileler yıkılmıştır. Kurtuluş savaşı bize bağımsızlığı getirmekle beraber ayrıyeten geride birçok şeyler bırakmıştır.

 

 

 

 Kurtuluş Savaşı hazırlık aşamasında  baktığımızda gerçekten Türkler elindekileri yoktan var etmiştir. Bunların hepsi dayanışma, beraberlik inanç ve azimden kaynaklanmaktadır. Günlük hayatımızda eğer gerçekten bazı şeyler başarmak istiyorsak, önce onu istemeliyiz daha sonra onu yapacağımıza inanmalıyız ve en son olarak düzenli ve gayretli bir çalışma yaparak bunu başarabiliriz.

 

 

 

4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

 Küçük Ağa: Kurtuluş mücadelesinde büyük hizmetler vermiş binlerce kişşiden biridir.  İlk zamanlarda Osmanlı hükümetiniğn yanında küçük Ağa daha sonra Kuyayı Milliye kuvvetlerine katılarak Türk vatanı uğruna birçok  fedakarlıklarda bulunmuştur.

 

 Salih: Birinci Dünya Savaşı’nda savaşıp sağ kolunu kaybedip daha sonra kendi haline çekilen birisidir. Kendisi Rum arkadaşı  “Niko”  ile yaptığı arkadaşlıktan dolayı  toplumdan dışlanmıştır. Salih’ in hayatının anlamını Kurtuluş mücadelesi ile tekrar kazanmıştır.

 

 Çerkez Etem: İlk başlarda vatan ve millet için yeri tutulmaz hizmetler  vermiş, cephede büyük başarılar göstermiş birisidir, fakat düzenli orduya geçme kararı alındığında tamamen zıt fikirler benimsemiş ve Türk milletine karşı zararlı bir çete reisi olmuştur. Kendisi Yunan safhına katılmıştır ama düzenlidüzenli Türk ordusu tarafından yenilmiştir.

 

 Doktor haydar Bey: Birinci Dünya Savaşı’nda yüzbaşı rütbesiyle görev yapmış ve milli mücadele yıllarında Kuvayı  Milliye ‘ ye büyük hjizmetler vermiş bir askerdir.

 

 Ali Emmi: Ali Emmi, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra işgallere karşı dayanamayıp kurtuluşu Kuvayı Milliye’de gören ve çok büyük fedakarlıklarda bulunan bir vatandaştır.

 

 

 

 

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSI GÖRÜŞLER :

 

 

Tarık BUĞRA, türk toplumun verdiği en büyük milli mücadele  örneği olan Bağımsızlık ve  Kurtuluş Savaşı’nı En gerçek biçimiyle anlatmıştır. Dönemin zorlukları, şartları ve kişilerin fedekarlıkları abartısız biçimiyle anlatılmıştır.

 

 

Dil, Kuruluş Savaşı yıllarının diline yakındır. Arapça ve Farsça kelimeler vardır. Anltım akıcı, olay sürgüsü aksamaya uğratmayan ve çekici bir anlatımdır. Çevre ise çoğunlukla Akşehir ve civarı olmakla beraber Milli Mücadelenin anlatısı olması dolayısıyla hemen hemen tüm Anadolu’dur. Olayların büyük bir kısmı Akşehir’de başlayarak civar şehirlerde devam eder.

 

 

Ayrıyeten kitabımızda   vatan  millet sevgisi ve bağımsızlık duygusu gerek örneklerle  gerekse olay ve tasvirlerle başarılı bir şekilde belirtilmiştir. Gerçekten bu kitabı arkadaşlarıma tavsiye ededilirim.

 

 

 

 

   6. YAZAR HAKKINDA BİLGİ:

 

TARIK BUĞRA


 2 Eylül 1918 tarihinde Akşehir'de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir'de okudu. İstanbul Lisesi'nin yatılı kısmında okurken bu lisenin yatılı kısmının kapatılması üzerine kaydını Konya Lisesi'ne aldırdı ve liseyi burada bitirdi. (1936) . Lise yıllarında Tarık Nazım müstear ismiyle hik(ye ve şiirler yazmaya başlayan Tarık Buğra, İstanbul Üniversitesi Tıp ve Hukuk fakültelerinde bir süre okuduktan sonra kaydolduğu Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü'nün son sınıfında ayrıldı. Askerlik hizmetinden sonra Şişli Terakki Lisesi'nde muallim muavini olarak işe başladı.

 Cumhuriyet gazetesinin açtığı yarışmada Oğlum(uz) adlı öyküsüyle bin liralık büyük ödüle layık görüldüğü ilan edildi. (1948). Ancak, Tarık Buğra'ya bu para yerine altın bir kalem ödül olarak verildi. Aynı yarışmada Doğan Nadi'nin bölük komutanı birinci ilan edildi ve bu zatın hikayeci olarak adına ikinci bir kez daha rastlanılamadı. Yine de bu ödül neticesinde aldığı yoğun iş teklifleriyle basın hayatına atılma konusunda cesareti artan Tarık Buğra, Akşehir'e dönerek Nasrettin Hoca gazetesi'ni çıkardı (26 Temmuz 1949-28 Haziran 1952). Milliyet gazetesi, Vatan, Yeni İstanbul gazetesi (1952- 1956), Yol Dergisi (1968) ve Tercüman gazetesinde (1970-1976) sanat sayfaları düzenledi, fıkralar yazdı, yazı işleri müdürlüğü yaptı. Hisar dergisi ve Türkiye gazetesinde de yazan Tarık Buğra, 26 Şubat 1994 tarihinde İstanbul'da öldü.

 


ESERLERİ


Denemeleri:Yarın Diye Bir Şey Yoktur, İki Uykunun Arasında
Romanları: Siyah Kehribar,Küçük Ağa, Küçük Ağa Ankara’da, İbiş’in Rüyası, Firavun İmanı, Dönemeçte, Gençliğim Eyvah, Yağmur Beklerken, Yalnızlar, Osmancık

BU ÇAĞIN ADI

Tarık Buğra'nın makalelerinden bir kısmıdır. Aydınlarımız, idârecilerimizi ve bütün akıl sâhiplerini düşünmeye sevkeden konuları içine almaktadır. Politik şarlatanlıklara karşı gerçekleri ve bağımsız kafayı savunan; kısacası şahsiyetli insanlara yakışan bir tavır ve uslûpla millet ve memleket meselelerine bakmayı gündeme getiren bu makalelerin, okuyanlara çok şey ifade edeceği inancındayız.

DÖNEMEÇTE

Türkiye'de çok partili döneme geçiş yıllarını anlatır. Konuya bir Anadolu kasabasından, o çevredeki halkın ve aydınların canlı ilişkileri içerisinde bakar. "Dönemeç" adıyla TV'de dizi filmi yapılmıştır.

 

 

OSMANCIK

"Cihan devletini kuran irade; şuur ve karakter". Tarık Buğra, esere ikinci bir başlık tarzında bunları yazmıştır. Konu, Osmancık'ın (yahut Kara Osmanın) Osman Gazi olarak tarih sahnesine çıkışını ve Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu anlatmaktadır. osmanlı'yı cihan çapında büyük" yapan bir devlet ve insan anlayışının ilk tohumlarının roman çerçevesinde ele alınışını okuyacağınız bu eser, TV'de "Kuruluş" adıyle dizi film olarak da defalarca yayınlanmıştır.

 

 

GENÇLiGiM EYVAH

Tanıtım Yazıları: Türkiye'deki anarşinin otopsisidir. Romanda, yalnız boşa giden gençliklerin hikâyesini değil, içine düşürüldüğümüz kaosun çarpıcı grafiğini de bulacaksınız. Yıllardan beri Türkiye'de bütün görevleri, ödevleri ve sorumlulukları, dolayısı ile de toplum hayatımızı paslandıran kalleş demagojileri sergilemektedir.
 

KÜÇÜK AĞA

Tanıtım Yazıları: Küçük Ağa, Tarık Buğra'nın en büyük ve en tanınmış eseridir. Kurtuluş Savaşı'nın, küçük bir Anadolu kasabasından görünüşüdür. Konuya ilk d efa resmî olmayan bir gözle, aydın bir Türk'ün hür bakışlarıyle ve değerlendirmeyeriyle bakılmıştır. İnsanımızın ve kültürümüzün tanıdık simalarını ve hususiyetlerini yazarın üstâdâne zevkle okuyacağınız bu eser, Millî Mücâdele'nin gerçekten millîbir romanıdır.

 

İBiŞiN RÜYASI

Tarık Buğra'nın bu eseri, onun dil, üslûp ve teknik özelliklerini en iyi belirten romanlarından birisidir. Eser, konu bakımından da tiyatro ve sinemanın ilgisin çekmiş, Devlet Tiyatroları'nda sahneye başarıyla uygulanmış, TRT tarafından da -yazarın söyleyişi ile- "akıl almaz şekilde yozlaştırılarak" dizi film yapılmıştır. Biz, romanı okuyanların, bu TV filmi konusunda yazara hak vereceklerine inanıyoruz.

FİRAVUN iMANI

Kurtuluş Savaşı'nın Kuvâ-yı Milliye ve Çerkez Ethem dönemlerini anlatan Küçük Ağa'dan sonra, Sakarya Savaşı öncelerini ve sonralarını ele aldığı bu eserde, tarık Buğra, çıkarcıları, üç kâğıtçıları, vurguncuları, satılmışları ve bunlara karşı eşsiz yiğitleri ile, yeni bir devletin kuruluş günlerini anlatmaktadır.

YARIN DiYE BiRŞEY YOKTUR

Yazarın 1948-49, 1950-52, 1954-64 yılları arasındaki hikâyelerini içine alır. Bu hikâyelerde insanın değişmeyen yanlarını ve eskimeyen bir Türkçe ile duyguları ve düşünceleri zenginleştiren bir anlatım bulacaksınız.

 

SiYAH KEHRiBAR

Tarık Buğra'nın ilk romanı. Rahmetli Mümtaz Turan bu eser için "Tarık Buğra'nın burada iddiasız görünüşüne rağmen büyük bir tezi, "Yirminci asrın hüznü" dediğimiz hastalığı ele aldığını sanıyorum. Günümüzün trajedisi romandaki maceralara bir fon müziği gibi baştan sona refakat ediyor." diyor.

POLiTiKA DIŞI

Tarık Buğra'nın bu kitabı, siyaset dışı yazılarından oluşmaktadır. Muhtelif tarihlerde ve değişik yerlerde yayınlanmış yazıları ve yazarla yapılmış bazı röportajlar kitaba alınmıştır. Böylelikle, genel olarak edebiyatımızla ve özellikle yazarımızın edebî kişiliği ve görüşleriyle ilgilenenler için lüzumlu bir derleme meydana getirilmiştir.

YAĞMUR BEKLERKEN

Cumhuriyet döneminin muhtelif kesitlerini romanlarına konu yapan yazar, bu eserinde de Serbest Fırka dönemini ele alıyor ve aynı dönemde Türkiye'deki büyük kuraklıkla siyaset arasında parelellikler kurarak, yine bir Anadolu kasabasından, meseleleri ortaya koyuyor.

YALNIZLAR

İnsan ilişkilerinin romanıdır.


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                                      HAZIRLAYANIN           :

 

                                                                 İMZASI                          :

 

                                                                 ADI VE SOYADI           : ALİ ERSİN TOPAL

 

                                                                 APOLET NUMARASI   :4913

 

                                                                 KISMI                            :94

 

                                                                 TARİH                           :15.05.2002   

1

 

Ön izleme

KİTAP ÖZET FORMU

 

KİTABIN ADI

ZAMBAKLAR AÇARKEN

KİTABIN YAZARI

KERİME NADİR

YAYIN EVİ VE ADRESİ

AKA

BASIM YILI

1980

 

 

1.KİTABIN KONUSU:

 

   Babası tanınmış bir yazar olan ünlü bir futbolcunun,babasından habersiz bir şekilde evlenmesi ve maçlarından dolayı ülkesine dönemediği için,karısını babasına emanet etmesiyle başlayan olaylar birbirini izler.

 

2.KİTABIN ÖZETİ:

 

    Herşey o mektupla başlamıştı.Otele geldiğinde, geniş koltuklardan birine oturdu.Dogrusunu söylemek gerekirse, önce bu işi muzip oğlunun bir şakası sanmıştı.Fakat otelin kayıt defterindeki o oda ayırttırılmış ve isimde aynı şahsa aitti.O an başından aşağı soğuk terler boşalıvermişçesine yerinden fırladı ve doğruca 216 numaralı odanın önüne gitti.Kapıda rahatsız etmeyin yazısını görünce bu işi yarına bırakmaya karar verdi.Akşam otelin barına gittiğinde genç güzel bir kız alkolün vermiş olduğu etki ile üstündekileri tek tek çıkartıyor ve Oğuz Bey’e öpücükler atıyordu.Buna daha fazla dayanamayarak odasının yolunu tuttu.

 

Ertesi sabah tekrar odanın önüne gidip kapıyı çaldığında, içerden gelen küstah cevaplar iyice sinirini bozmaya yetmişti.İçerdeki o ses, kapıyı açtığında büyük bir şok yaşadı.Ona bakan yüz, akşam barda üstünü başını çıkartıp dans eden kızın ta kendisi idi.o anda oğlunun niye böyle bir işe kalkıştığını düşünerek kızgın bir şekilde hazırlanmasını söyleyerek buradan gideceklerini söyledi.Çiftliklerinin yolunu tutarken ikiside konuşmuyor,gözlerini yoldan ayırmıyorlardı.Derken Perran özür dilercesine bir şeyler mırıldanıyordu.Fakat hiç bozuntuya vermeden yoluna devam eden Oğuz Bey, çiftliğe geldiklerinde evin işlerine bakan  İclal Hanıma onu tanıştırmak için ağzını açtı.İclal Hanım da onu pek sevmemiş olacak ki yüzü bir karış açık şekilde işlerim var diyerek oradan uzaklaştı.Bu huzursuzluk devam ederken yanına gelen Perran,özür diliyor ve böyle çılgınlıkların bir daha olmayacağını tekrarlayarak Oğuz Bey’in gönlünü almaya çalışıyordu.

 

Bundan sonra,aralarında büyük bir yakınlaşma başlıyor ve sık sık çiftlikten uzak,geceleyin geri dönmeyen geziler başlıyordu.Bu durum gelinini önceden tanıştımış olduğu yakın arkadaşı, Sabir; halası, Tomris Albat ve ev halkını rahatsız ederdi.Bu geziler,bu yakınlaşma yanlış anlaşılmaya neden oluyor olmalı ki Sabir, Oğuz Bey’İn odasına girerek ona tehditler savuruyordu.”Oğlunun karısıyla nasıl böyle bir ilişkide bulunabilirsin?”gibi sözler sarfettiğinde sorun anlaşılmıştı.Oysaki bu ilişki aralarında kurmuş oldukları büyük dostluktan başka birşey değildi.Onu tersleyerek odadan çıkmasını sağladı.Ertesi sabah Perran ile çıkmış oldukları at gezisinde büyük bir patlama duyuldu ve ardından Sabir çalılıkların arasından görüldü.

 

Anlaşılan av merakı devam ediyordu.Ama neredeyse ikisinden birini vuracaktı .Eve döndüklerinde oğlundan gelen telgrafta, ilk uçakla geliyor olduklarını yazıyordu.Hava alanına vardıklarında büyük bir seyirci kitlesi futbol kafilesini bağrına basıyordu.Tabi bunların içerisinde oğlu da vardı.Oğlu Mete koşarak yanlarına geldi ve tek tek herkese sarıldı.Perran buna pek sevinmemiş gözüküyordu.Anlaşılan aramızdaki o muhteşem dostluğun bozulmasından korkuyordu.O sırada uçağın kapısında bir kadın belirdi ve Mete babasına  onu işaret ederek “İşte karınız babacığım” diyordu.O boşanmak üzere olup ne zamandır görmediği karısı  Mediha oğlunun mürveti için geri dönmüş ve halası Tomris sayesinde boşanma kayıtlarını iptal ettirmişti.Oğuz Bey Mediha soğuk bir şekilde karşıladı.Çünkü her zaman ki gibi işlerine karışacak ve onu bir kölesi gibi kullanmaya devam edecek kendini beğenmiş biriydi.Sabir anlatmış olacak ki o da Perran’ı görünce pek sevinmemiş olduğu yüzünden okunabiliyordu.Çiftliğe gittiğinde Mete arkadaşlarını çağırdığını ve karısı ile birlikte yurt dışına giderek orada bir takıma transfer olmak istediğini söyledi.Perhan buna karşı çıkarak hiçbir yere gitmeyeceğini söylüyor Mete de onu yatıştırmaya çalışıyordu.

 

O akşam beraber dışarı çıkan Mete ve karısı eve döndüklerinde Mete yalnızdı.Mete’nin ağzını bıçak açmıyordu.Perran’ı bulmaya gittiğinde Mete’den boşanmak istediğini söylüyordu.Bu çok iddialı bir söz idi.Perran konuşmaya başladı.Yurt dışına gitmek isteyişinin sebebinin zenci bir metresinin olduğu idi.Bu arada Mete yurt dışına gitmiş ve bir ön anlaşma imzaladığının haberi gelmişti bile.Bunun üzerine Perran ‘ı çiftliğe getiren Oğuz Bey,evde Sabir ve karısının asık suratlarıyla karşılaştı.Ertesi sabah yine atla geziye çıkmaya karar verdiler.O gün zambakalar daha da büyümüş ve güzelleşmişlerdi.Şelalenin önüne geldiklerinde yine korkunç bir patlama ve Perran atın üstünden düşüyordu.O sırada Sabir çalılıklar arasından çıkarken Mete’nin namusunu kurtardığını haykırıyordu.Oğuz Bey acele bir şekilde Perran’ ı kucaklayarak anayolu bulmaya çalışıyordu.Ama bir türlü kafasını toplayıpta doğru yolu bulamıyordu.Bulduğunda da zaten iş işten geçmiş,Perran ölmüştü.

Onun mezarını zambak bahçesinin ortasına yaptırdı.Ölüm haberini alan Mete, soluğu çiftlikte almış ve haberin doğruluğunun araştırıyordu.Gerçeği öğrenince yıkıldı ve onu annesinin yanına götürmek istediğini ve Sabirin de orda olduğunu söyledi.Bu büyük bir fırsat idi onun için.Eve gittiklerinde Sabir her zaman ki gibi içiyordu.Onu görür görmez katil diye üzerine saldıran Oğuz Bey’i gören oğlu Mete donup kalmış ve olayı yorumlamaya çalışıyordu.O anda herkes büyük bir şok içinde iken Mediha ilk uçakla onu yurtdışına kaçıracağını söyledi.Bunu duyan Mete babasının göstermiş olduğu tepkiyi tekrarlayarak Sabir’in üstüne yürüdü.O sırada Mediha “O senin gerçek baban” diyerek babası olduğunu yüzüne vurdu.”Onun gibi bir kadından başka bir şey beklenmez.” diyen Oğuz Bey kapıyı vurup çıktı.Arkasından metenin sesi duyuldu.Bunca sene babalık yapan Oğuz Bey’i bırakıpta başka birinin oğlu olmak onun onuruna dokunurdu.Olup biten her şey onlar  için bir rüyadan ibaretti sadece.

 

 

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

 

 

  Başkalarının karanlık görüşleri, mutlu dünyamızın ışıklarını karartmamalı.Gençliğinizisizden almış ve sizi şöylebir kenara itivermiş olan hayat,bazen vücudumuza zehirli bir neşterin ucuyla dokunuverir.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

Oğuz albatros:Olayların kahramanı,ünlü bir yazar.

 

Perran:Oğuz Bey’in gelini.Güzelliği ile herkesi etkileyen cıvıl cıvıl çılgın bir genç.

 

İclal Hanım:Evin işlerine bakan bir hanım.

 

Sabir:Oğuz Bey’in yakın arkadaşı.Karısıyla kavga ettiği bahanesiyle çiftliğe gelir ve durmadan içerdi.

 

Tomris Albat:Halası rolünü oynuyor.Yapmış olduğu eserler halk tarafından daha çok tutuluyor.

 

Mediha:Kendini beğenmiş,Oğuz Bey’I avcunun içine alıp istediği gibi yön verdiğinden dolayı birbirlerinden ayrılma kararı alan fakat daha sonra barışmak zorunda kalan ikili sonda büyük bir şok yaşatıyor.

 

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

Güzel bir eser,faydalı bir kitap.Okurken kişilerin düşüncelerini her iki yöne     de çekilebilir.İnsanı düşündüren,yorum yapmaya zorlayan bir eser.

 

6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

Bebek Saint Joseph Sörler Okulu’nu bitirdi;ayrıca özel eğitim gördü. İlk şiir ve öyküleri 1937 de Servetifünun-Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı. Çoğunlukla kadın kahramanlar üzerinde kurduğu duygusal aşk ve serüven romanlarıyla çok okunan bir yazar oldu. Bir çok baskısı yapılan bu romanlarının bazısı sinemaya aktarıldı. Anılarını Romancının Dünyası adlı kitapta topladı. Başlıca romanları arasında :

Yeşil Işıklar , Hıçkırık , Seven Ne Yapmaz , Gelinlik Kız , Uykusuz Geceler , Kahkaha , Posta Güvercini , Pervane , Esir Kuş ve Sonbahar sayılabilir.

 

 

HAZIRLAYANIN:

 

İMZASI                         :

ADI VE SOYADI          :GÜRKAN KARACA

APOLET NUMARASI  :4914

KISMI                           :94

TARİH                          :19.04.2002

Ön izleme

KİTAP ÖZET FORMU

 

KİTABIN ADI

YÜREĞİNİN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİT

KİTABIN YAZARI

SUSANNA TAMARO,ÇEV.EREN CENDEY

YAYINEVİ VE ADRESİ

CAN YAYINLARI

BASIM TARİHİ

1999

 

 

1.KİTABIN KONUSU:

 

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git, 80 yaşındaki bir kadının uzaklara giden genç torununa yazdığı ve hem bir iç döküş, hem de vasiyet sayılabilecek mektuplarından oluşuyor. Sevgi ve içtenlikle kaleme alınan bu romandaki asla gönderilmemiş mektuplarda yaşlı kadının hem kendini hem de kızının hayatını irdeleyen bir iç hesaplaşma konu edilir.
 

2. KİTABIN ÖZETİ:

 

          80 yaşındaki anneanne, Amerika’ya okumak için giden torununa, bir vasiyet ve itiraflar niteliğinde, torununa göndermediği mektuplar yazar. Torununu çok seven kadın, kendi ailesinden baskı görerek büyüdüğü için kızı ve torununu özgür büyütmek istemiş, onların hayatlarına karışmak istememiştir.

Bu kadın, dostluk ve karşılıklı fikir alışverişine dayalı bir evlilik hayal etmiştir. Fakat kocası sessizdir ve sadece evli olmak için onunla evlenmiştir. Çocuk sahibi olmak ateşiyle yandığı için babası kaplıcalara gitmesini önerir. Kaplıcaya gittiğinde kafasındaki ideal erkekle tanışmış, bir sonraki yıl gene onunla buluşmuş ve ondan hamile kalmıştır. Kocası bunu sezmiş olsa da belli etmemiştir. Kızını özgür büyütmek uğruna onu başıboş bırakmıştır. Zaten kızının babasının bir trafik kazasında ölmesi onu bir dönem sarsmış, kızıyla hiç ilgilenmemiştir. Kocası ise kızı on altısındayken ölmüştür. Kızı, kadının vücuduna sahip olduğunu ve erkeklerin ihtiyaç giderici varlıklar olduğunu düşünür.

Çıkmış olduğu Türkiye turundan karnında babası belirsiz bir bebekle dönmüştür. Kızı bir psikanalizciye sürekli gider. Bu adam aslında doktor, değil bir dolandırıcıdır. Kıza bazı senetlerinde kefillik yaptırmıştır. Kız bunu ödemek için para arar. Annesi onu bu konuda sürekli uyardığı için para vermek istemez. Ayrıca babasının başka biri olduğunu söyler. Kızı trafik kazasında ölür. Torununa bakmaya başladığında çocuk o zamanlar küçüktür. Zamanla annesi gibi asi olmuştur. Okumak için Amerika’ya gideceğini, dönünceye kadar mektuplaşmamalarını söyler. Aksi taktirde bir psikanalizciye başvuracağını söylemesi üzerine ninesi gitmesine izin verir.

Ninesinin yazdığı mektuplar ona olan sevgisiyle doludur. Yaşlı kadın torunu gittikten bir ay sonra hastalanmış, hastaneye kaldırılmıştır. Torununa yazdığı mektuplarda geldiğinde kendisini bulamayacağını yazar.

 
3.ESERİN ANA FİKRİ:

 Bunca teknolojik gelişmeye rağmen hala insanların duygularının var olduğunu unutulmaması insanların ancak şartların gerektirdiği şekilde değil de içlerinden geldiği gibi hareket ettikleri zaman gerçekten mutlu olabilecekleri.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

Yaşlı kadın(anneanne):Ailesinden baskı alarak büyüdüğü için kızını ve torununu özgür bırakmak isteyen biri.

Kocası:Kendi hakinde sessiz ve sadece evlenmiş olmak için evlenen biri.

 

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

 "Yolunu yitirdiğini, şaşırdığını hissettiğin zaman ağaçları düşün, onların büyüme biçimini anımsa. Unutma ki, yapraği gür ama kökü zayıf bir ağaç ilk güçlü rüzgarda devrilir, oysa kökü güçlü ve az yapraklı ağaçta can suyu binbir güçlükle dolaşır. Kökler ve yapraklar aynı ölçüde gelişmelidir, olayların içinde ve üzerinde olmalısın, ancak böyle gölge ve sığınak sunabilir, ancak böyle doğru mevsimde çiçekler ve meyvelerle donanabilirsin.”

            Çok sade bir dille, harika bir edebi eser yaratılmıştır.İnsanın kişiliğinin olgunlaşmasında etkili olabilecek çok güzel bir eser. Herkes tarafından okunmalı.

            Bu tip çarpıcı ve etkiliyici sözlerden ve örneklerden oluşan kitaptan kendime çok dersler çıkardım. Bu kitabı tüm arkadaşlarımın okumasını tavsiye ederim.

 

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

            1957 yılında kentli bir ailenin kızı olarak Trieste'de doğan Susanna Tamaro, zorlu bir çocukluk dönemi geçirdi. 1976'da tanık olduğu deprem ve 25 yaşındayken geçirdiği ölümcül hastalık Tamaro'nun üzerinde derin izler bıraktı. Yazmaya 27 yaşında başladı. Birkaç denemenin ardından ses getiren ilk kitabı "Tek Ses İçin" oldu.

1994'de yayımlanan "Yüreğinin Götürdüğü Yere Git", Tamaro'yu büyük bir üne kavuşturdu. Kitap İtalya'da aylarca liste başı oldu. Bu romanın Türkçesinin halen 42. basımı satılıyor.

Susanna Tamaro, Orvieto yakınlarında dört köpeği, on kedisi, on beş kırmızı balığı, pek çok papağanı, beş kaplumbağası, bir kirpisi ile birlikte oturuyor. Bisiklete binmeye, paten ve buz pateni yapmaya bayılıyor. Hem mızrak hem de ok atmayı biliyor. Kışları kızak ve kayakla kayıyor. Badminton ve voleybol oynuyor, karate yapıyor.

 

 

 

HAZIRLAYANIN:

 

İMZASI                       :

ADI VE SOYADI         :Gürkan KARACA

APOLET NUMARASI :4914

KISMI                          :94

TARİH                         :15.09.2002

Ön izleme

KİTABIN ADI

Tek Adam 1

KİTABIN YAZARI

Şevket Süreyya AYDEMİR

YAYIN EVİ VE ADRESİ

Remzi Kitapevi Evrim Matbaacılık Cağaloğlu / İSTANBUL

BASIM YILI

1986

 

 

1.KİTABIN  ÖZETİ:

 

        Üç çocuğunun peş peşe ölmesinden sonra Zübeyde’nin hasretle beklediği sarı saçlı mavi gözlü Mustafa bazı kaynaklara göre 1880 bazı kaynaklara göre 1881 yılında SELANİK’te bir Müslüman Mahallesi olan Ahmet Subaşı da doğdu. Mustafa’nın dünyaya geldiği sırada babası Ali Rıza Efendi kereste tüccarlığı yapıyordu. Ali Rıza Efendinin işleri ileride Rum eşkiyası yüzünden bozulmuştu. Ali Rıza Efendinin işlerini yürütememesi kendisini moral ve fizik bakımından çökertti ve Ali Rıza Efendi 47 yaşında hayata veda etti. Ali Rıza Efendi öldüğünde Mustafa 7 yaşındaydı ve evin tek erkeğiydi.

      Okul zamanı geldiğinde Mustafa ilk önce annesinin gönlü olsun diye mahalle mektebine daha sonra Şemsi Efendi okuluna kaydedildi. Bu okulda 1891 yılına kadar okudu. Daha sonra, babasının ölümü üzerine dayısı tarafından çiftliğe götürüldü. Çiftlikte okul olmayınca ve Mustafa’nın eğitimi aksayınca, Mustafa Selanik’e teyzesinin yanına gönderilerek Mülkiye Rüştiyesine yazıldı. Fakat hocalarla olan anlaşmazlığı yüzünden okulu bıraktı ve annesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen Askeri Rüştiyeye girdi.

Mustafa rüştiyeyi çok sevmişti. Derslerinde başarılıydı ve hocaları çok iyiydi. Bir süre sonra Matematik hocası Yzb. Mustafa Efendi Mustafa’ya bütün dünyanın ilerde öğreneceği bir isim hediye etti:’Kemal!’ O günden sonra Mustafa’nın adı Mustafa Kemal olacaktı.

      Mustafa Kemal doğduğu şehir Selanik’ten tahsil için ilk kez ayrılarak Manastır İdadi’sine gitti. Burada Ömer Naci ile kendisine etkileri olan dostlukları oldu.

Ömer Naci Manastır idadisinde Mustafa Kemal’i yakın arkadaşı idi ve O’na edebiyat ve hitabet aşkını aşıladı.

      Manastır idadisi 1898 yılında bitirdi ve 1899 yılında İstanbulda bir Harbiye’li oldu. Harbiye’deki kitapsızlığın ve bilgisizliğin Mustafa Kemal nesli üzerinde şu tepkisi oluyordu ki yokluklar ve yetersizlikler onların yetişme öğrenme ve düşünme ihtirasını kamçılıyordu.

      Mustafa Kemal 10 Şubat 1902’de 21 yaşında Teğmen olarak Harbiye’yi bitirdi. Dokuz yıl önce çiftlikte çalışırken kafasında yaşattığı hayal gerçek oldu.

      Mustafa Kemal’i okulu bitirdikten sonra kıtaya göndermediler, kurmay sınıfına ayırdılar. Erkan-i Harbiye’de sadece dersleriyle alakadar olmaz aynı zamanda memleket meseleleri ve siyasi bilgiler ile de alakadar olurdu. Mustafa Kemal 11 Ocak 1905’te akademiyi bitirdi. Çıkarttığı gazete ve arkadaşlarıyla yaptıkları gizli toplantılar sebebiyle Suriye’ye gönderildi.

      Mustafa Kemal Suriye’de çok sıkılıyordu. Vatanı kurtarmak için Suriye’den gitmesi gerektiğine inanıyordu. Bunun için Şükrü Paşaya fikirlerini belirten bir mektup yazdı. Kendisini Selanik’e aldırmasını istedi. Paşadan yumuşak bir cevap gelince Yafa’dan bir yabancı vapura binerek kaçtı. 4 ay kadar Selanik’te kaldı kendini “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni “İttihat ve Terakki” cemiyeti içinde buldu ve 25 Ekim 1907’de cemiyete dahil oldu.

      Üçüncü ordu padişahın sürekli endişe duyduğu bir birlikti. Avrupa’ya yakındı ve Subayların yabancılarla teması kolaydı.

.

      Cemiyetin idarecileri ile arası pek iyi gitmedi. Fikirleri yüzünden Enver Bey tarafından geri plana itildi. İhtilal olupta meşrutiyet ilan edildiğinde Mustafa Kemal’in adı hiç duyulmadı.

      Mustafa Kemal Cemiyetle meşgul olan Subayların ya orduyu bırakmalarını ya cemiyetten büsbütün ayrılmalarını istiyordu. Toplantılarda: “Asıl mesele şimdi başlıyor. Asıl mesele ihtilalden sonraki meseledir.. Ufuklarda tehlike bulutları görüyorum. Hele ordunun siyasete karışması işi artık bitmelidir. Ordu kışlasına ve siyasetçi siyaset meydanına. Halbuki bizimkiler ?...” demekteydi. Bu sözler cemiyet çevresinde tepkilere yol açtı. Ona karşı şüphe ve güvensizlik arttı.

      Meşrutiyete karşı ilk ayaklanma 31 Mart 1909’da patladı. 15 Nisan 1909’da Selanik’ten hareket eden Hareket Ordusu isyanı bastırdı; padişahı tahttan indirdi ve yerine Reşat isimli Şehzadeyi geçirdi. 13 Nisan irtica hareketleriyle beraber Adana ve çevresinde başlayan Ermeni karışıklıklarını da bastırıldı.

      Balkan Harbi Mustafa Kemal’in Selanik’te iken savunduğu fakat ittihat ve terakkinin bilhassa Enver Bey’in hoş görmediği fikirlerin doğruluğunu ne yazık ki ispatladı.

Balkan Harbinden 13 Ay sonra Enver Paşa, Talat Bey, Mebusan Reisi Halil Bey ve Sadrazam Sait Halim Paşa padişaha bile haber vermeden Almanlar ile ittifak yaptılar. Daha sonra iki Alman zırhlısının boğaza demirlemesi ve bunlara Türkçe isimler verilerek Rus limanlarının bombardıman etmesi ile Osmanlı İmparatorluğu fiilen Birinci Dünya Harbine girdi.

      Mustafa Kemal 13-14 Mart 1916’da Diyarbakır’a vardı. 1 Nisan 1916’da Mirlivalığa (Tuğgeneral) terfi ettirildi. Mustafa Kemal cepheyi devraldıktan bir süre sonra, Kozma dağı bölgesinden taarruza geçen Rus ordusu kanlı süngü savaşları ile geri püskürttüldü. Çeşitli harekattan sonra önce Muş sonra Bitlis düşmandan geri alındı. Bir ara aynı cephede 2 nci Ordu Kumandanlığına tayin oldu.

      3 Kasım 1918’de Mondros Antlaşmasının bir metnini istedi. Anlaşma şartlarını öğrendiği günlerde bir taraftan işgal kuvvetlerinin çıkardığı meselelerle uğraşırken diğer taraftan İzzet Paşa ile tartışmak ve ilgi çekici muhabereler ile meşgul idi. 7 Kasım 1918’de hem 7 nci ordu hem Yıldırım Ordular Komutanlığı lağvedildi. Mustafa Kemal vazifesiz kaldı. Bu arada İzzet Paşa, Mustafa Kemal’e o sıralarda İstanbul’da bulunmasının uygun olacağını bildirdi ve Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a hareket etti. Adana treninden inipte Haydarpaşa rıhtımına ayak basınca karşılaştığı manzara şuydu; 55 düşman gemisi zafer bayraklarını açarak İstanbul limanına girmektedir. Ama bu manzara karşısında, bu hava içinde, kılı bile kıpırdamadan: “Geldikleri gibi giderler.” dedi.

1919’da Samsun ve havalisindeki yerli Rumlar, hele İngiliz ve Fransızların gölgesinde Yunan gemilerinin İstanbul sularına gelmelerinden, Karadeniz kıyılarında gösterişli bir şekilde dolaşmalarından cüret alarak müdafaasız Türk halkına saldırdılar. Halbuki Yunanlılara ve onlarla beraber işgal kuvvetlerine göre ise, Türkler Karadeniz kıyıları ile bilhassa Samsun ve Havalisindeki Rum’lara saldırıyordu.

1919 Nisanında işgal kuvvetleri kumandanları hükümete bir nota vererek bu saldırıların önlenmesini istedi. Böylece hükümet telaşa düştü ve olaylar biraz tesadüflerin fakat daha çok Mustafa Kemal ile arkadaşlarının hesaplı hazırlıkları ile nihayet O’nun bu bölgeye 3 ncü Ordu Müfettişi olarak ve kendisi bizzat padişah ve Ferit Paşa tarafından gönderilmesi imkanını sağladı.

Mustafa Kemal 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan hareket etti ve Samsun’a vardı.

 

 

 

3. KİTABIN ANA FİKRİ :

 

      Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı, eserleri, Türk ve Dünya Tarihi üzerindeki etkileri anlatılmakta.

 

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

      Olayların bir kişinin biyografisi ve yaşantısı etrafında yaşandığı için herhangi bir değerlendirme yapmamız söz konusu değildir.

 

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

      Kitap; sade, her kesimden insanın kolayca anlayabileceği ve inkılap tarihimizi öğrenebileceği şekilde kaleme alınmıştır. Bence okunması gereken bir eser tavsiye ederim.

 

6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

Edirne Rüştiye ve Öğretmen Okulu’nu bitirdi, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Azerbaycan’da öğretmenlik yaptı (1919-1920). Moskova İktisadi ve Sosyal Bilimler Okulu’nda yüksek öğrenimini tamamladı (1923), Türkiye’ye dönünce Ticaret Lisesi Müdürü (1928-1937) olarak başladığı devlet hizmetleri 1951’e kadar devam etti, iktisadi ve sosyal konularda eserler verdi, resmi görevinden ayrılınca da edebiyat ve fikir alanındaki çalışmalara yöneldi, önce "bir ömrün hikayesi içinde bir çağın tarihi"ni yazdı; Suyu Arayan Adam (1961). Peşinden Atatürk’ün (Tek Adam, üç cilt, 1963-1965), İsmet İnönü’nün (İkinci Adam, üç cilt, l966-1968), Adnan Menderes’in (Menderes’in Dramı, 1969) ve Enver Paşa’nın (Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa, üç cilt, 1970-1972) biyografik romanlarını yayımladı. Toprak Uyanırsa (anı-roman, 1963), İnkılap ve Kadro (inceleme, 1932), İhtilalin Mantığı (inceleme, 1973), Kahramanlar Doğmalıydı (denemeler, 1974) basılmış diğer eserlerdir. Kırmızı Mektuplar ve Son Yazıları (1979) ölümünden sonra yayımlanmıştır Halil İbrahim Göktürk’ün yazar üzerine bir tanıtma kitabı vardır: Bilinmeyen Taraflarıyla Şevket Süreyya Aydemir (1977).
 

BİYOGRAFİK ROMANLARI:


Suyu Arayan Adam (1961)
Peşinden Atatürk’ün (1963-1965)
İsmet İnönü’nün (l966-1968)
Adnan Menderes’in (1969)
Enver Paşa’nın (1970-1972)
 

DENEME – İNCELEME:


İnkılap ve Kadro (1932)
İhtilalin Mantığı (1973)
Kahramanlar Doğmalıydı (1974)
 

ANI-ROMAN:


Toprak Uyanırsa (1963)
 

 

 

DİĞER ESERLERİ:


Kırmızı Mektuplar ve Son Yazıları (1979)

 

 

HAZIRLAYANIN        ;

 

İMZA                          :

AD VE SOYAD          :YASİN TEVFİK ÇAKIR

APOLET NO              :4916

KISIM                         :94

TARİH                        :21.04.2002

 

Ön izleme

 

KİTABIN  ADI

KOKU

KİTABIN  YAZARI

PATRICK  SUSKIND

YAYINEVİ  VE  ADRESİ

CAN  YAYINLARI  GALATASARAY - İSTANBUL

BASIM  YILI

1998

 

 

 

1.     KİTABIN  KONUSU:

 

        Tüm insani duyumlarını kaybetmiş  salt kokulara karşı duyarlı ve istediği kokuları üretmek için çalışan kendini insanlara kabul ettirmek isteyen bir dahinin hayatı anlatılmaktadır.

 

 

2.     KİTABIN ÖZETİ:

 

 

        Bu kitaptaki kahramanımızın ismi; Jean Babtiste Granouille’dir. Yılın en sıcak günlerinden biri ve Granouille’nin annesi sancılar içinde Rue Aux Fers de bir balıkçı tezgahının yanında, öyle bir yer ki orası yanındaki mezarların kokuları bile hissedilmiyordu. Zaten o dönemde kentlerde ; caddeler; gübre,sidik, çürümüş tahta, sıçan yağı gibi pis kokular kokar. İşte öyle bir yerde Granouille’nin annesi beşinci çocuğu olan Granouille’yi diğer dört çocuğu gibi aynı yerde dünyaya getirir,1738. Ölü balıkların pis kokuları nedeniyle tezgahın yanına düşer, bayılır. Yenidoğan çocuk bağrışmalar, koşuşmalar sonucu ve değerlendirilen durumlar sonucu Granouille sütannesine verilir. Annesi de bu arada diğer dört çocuğunun bu şekilde ölmesine neden olduğundan hüküm giyer ve bir kaç hafta sonra kafası uçurulur.

 

         Biraz zaman geçtikten sonra sütana Jeanne Bussie, elinde sepetle Saint Merri manastırının kapısına dikilmiş, kapıyı açan Papaz Terrier’ye işte deyip sepeti yere bırakıverir. Papaz bunu neden yaptığını sorar. Sütana çocuğun içine şeytan girdiğini söyleyerek onun, evinden gitmesini ister. Papaz Terrier daha fazla para vermek ister ama sütana para istemediğini, Granouille’nin diğer çocuklara göre çok farklı olduğunu ve hatta çocuğun hiç kokmadığını yani aslında onun insan olmadığını söylemektedir.

 

        Peder, çocuğu kendisinden uzaklaştırmak istiyordu. Çünkü sütananın söylediklerine inanmaya başlamıştı. Madam Galliard adında bir sütana tanıyordu ve kendisinden baya uzakta yaşıyordu. Madam Galliard’ın evine giderek çocuğu ona teslim etti ve bir yıllık ücreti de peşin ödedi.

 

        Zaman geçer,Granouille Madam Galliard’ın evinde büyür. Granouille’yi Madam’ın evinde hiç sevmezler ve Granouilleden rahatsız olurlar. Halbuki Granouille o kadar nefret edilecek ya da tiksinilecek bir çocuk değildir. Tabi zekası da ahım şahım değildir.

 

        Madam Galliard ummadığı kadar uzun yaşar ve 1975 yılında vefat eder. Granouiile de tüm insani duygulardan yoksun olarak büyür. Aşk, sevgi, başkalarını düşünmek vb duygulardan hiçbirine sahip değildir. Kendisinin bir insan gibi kokmadığını anladığı gün, dünyası yıkılır. Geri kalan hayatını dünyanın en iyi kokularını üretmeye adar ve bu arada kendisini insanlara kabul ettirmek içinde kendisine kokular ürertir ve hatta bunları gerçekleştirmek için cinayet bile işler ayrıca Granouille’nin diğer bir özelliği de çok iyi koku almasıdır.

 

 

        Granouille kendi benliğinin dışında her şeyi yaratabilmiş bir dahi olduğu halde sonu çok trajik olmuştur. Granouille’yi melek gibi gören insanlar ondan bir parça almak isterler ama onu paramparça edip öldürürler.

 

 

 3. KİTABIN ANAFİKRİ:

 

        İnsanları sadece göründükleri gibi değerlendirmemek gerektiği ve görüntüleri nekadar kötü de olsa onlara bunu hissettirmememiz ve onları oldukları gibi kabul etmemiz gerektiğidir.

 

 

4. OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

 

        a) GRANOUILLE: Tüm insani duygulardan yoksun, aşk, sevgi, başkalarını düşünmek vb duyguların hiçbirine sahip olmayan ve salt kokulara karşı oldukça duyarlı bir insandır.

 

        b) JEANNE  BUSSIE: Granouille’nin sütannesi, para karşılığı çocuklara bakan bir kadın.

 

        c)MADAM  GALLIARD: Aldığı paraya göre bir sistem kurmuş, bazı prensipleri olan ve para karşılığı çocuklara bakan bir kadın.

 

 

5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

 

        Bu kitap bence dünyaya başka açılardan bakmamızı sağlıyor ayrıca toplum eleştirisini iyi sergileyen bir kitap. Eğer okumadıysanız mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

 

 

6. YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

 

        Patrick Suskind,  1928 yılında Almanya’da  doğdu. Geçmişi hakkında kesin bilgilere sahip değilim. Ama modern edebiyatın ünlü yazarları arasında olduğu bir gerçektir. Suskind, anlatmak isteyip de anlatamadığımız hisleri bir çırpıda kolayca anlatabilme yeteneğine sahip bir yazardır. Bilinen bazı eserleri :

        a)Aşk ve Yemek

        b)Üç Damla Kan

        c)Gavur Mahallesi

        d)Geniş Zamanlar

        e)KOKU

        f)Yunan Masalları

        g)Ermişin Bahçesi

        h)Kimlik

        I)Bağdat Yolları

        i)Asılacak Kadın

        j)Büyük Balıklar

 

 

        HAZIRLAYANIN      ;

 

        İMZA                        :

        ADI VE SOYADI      :YASİN TEVFİK ÇAKIR

        KISIM                       :94

        APOLET NO            :4916

        TARİH                      :15.04.2002

 

Ön izleme

 

KİTABIN  ADI

KOKU

KİTABIN  YAZARI

PATRICK  SUSKIND

YAYINEVİ  VE  ADRESİ

CAN  YAYINLARI  GALATASARAY - İSTANBUL

BASIM  YILI

1998

 

 

 

1.     KİTABIN  KONUSU:

 

        Tüm insani duyumlarını kaybetmiş  salt kokulara karşı duyarlı ve istediği kokuları üretmek için çalışan kendini insanlara kabul ettirmek isteyen bir dahinin hayatı anlatılmaktadır.

 

 

2.     KİTABIN ÖZETİ:

 

 

        Bu kitaptaki kahramanımızın ismi; Jean Babtiste Granouille’dir. Yılın en sıcak günlerinden biri ve Granouille’nin annesi sancılar içinde Rue Aux Fers de bir balıkçı tezgahının yanında, öyle bir yer ki orası yanındaki mezarların kokuları bile hissedilmiyordu. Zaten o dönemde kentlerde ; caddeler; gübre,sidik, çürümüş tahta, sıçan yağı gibi pis kokular kokar. İşte öyle bir yerde Granouille’nin annesi beşinci çocuğu olan Granouille’yi diğer dört çocuğu gibi aynı yerde dünyaya getirir,1738. Ölü balıkların pis kokuları nedeniyle tezgahın yanına düşer, bayılır. Yenidoğan çocuk bağrışmalar, koşuşmalar sonucu ve değerlendirilen durumlar sonucu Granouille sütannesine verilir. Annesi de bu arada diğer dört çocuğunun bu şekilde ölmesine neden olduğundan hüküm giyer ve bir kaç hafta sonra kafası uçurulur.

 

         Biraz zaman geçtikten sonra sütana Jeanne Bussie, elinde sepetle Saint Merri manastırının kapısına dikilmiş, kapıyı açan Papaz Terrier’ye işte deyip sepeti yere bırakıverir. Papaz bunu neden yaptığını sorar. Sütana çocuğun içine şeytan girdiğini söyleyerek onun, evinden gitmesini ister. Papaz Terrier daha fazla para vermek ister ama sütana para istemediğini, Granouille’nin diğer çocuklara göre çok farklı olduğunu ve hatta çocuğun hiç kokmadığını yani aslında onun insan olmadığını söylemektedir.

 

        Peder, çocuğu kendisinden uzaklaştırmak istiyordu. Çünkü sütananın söylediklerine inanmaya başlamıştı. Madam Galliard adında bir sütana tanıyordu ve kendisinden baya uzakta yaşıyordu. Madam Galliard’ın evine giderek çocuğu ona teslim etti ve bir yıllık ücreti de peşin ödedi.

 

        Zaman geçer,Granouille Madam Galliard’ın evinde büyür. Granouille’yi Madam’ın evinde hiç sevmezler ve Granouilleden rahatsız olurlar. Halbuki Granouille o kadar nefret edilecek ya da tiksinilecek bir çocuk değildir. Tabi zekası da ahım şahım değildir.

 

        Madam Galliard ummadığı kadar uzun yaşar ve 1975 yılında vefat eder. Granouiile de tüm insani duygulardan yoksun olarak büyür. Aşk, sevgi, başkalarını düşünmek vb duygulardan hiçbirine sahip değildir. Kendisinin bir insan gibi kokmadığını anladığı gün, dünyası yıkılır. Geri kalan hayatını dünyanın en iyi kokularını üretmeye adar ve bu arada kendisini insanlara kabul ettirmek içinde kendisine kokular ürertir ve hatta bunları gerçekleştirmek için cinayet bile işler ayrıca Granouille’nin diğer bir özelliği de çok iyi koku almasıdır.

 

 

        Granouille kendi benliğinin dışında her şeyi yaratabilmiş bir dahi olduğu halde sonu çok trajik olmuştur. Granouille’yi melek gibi gören insanlar ondan bir parça almak isterler ama onu paramparça edip öldürürler.

 

 

 3. KİTABIN ANAFİKRİ:

 

        İnsanları sadece göründükleri gibi değerlendirmemek gerektiği ve görüntüleri nekadar kötü de olsa onlara bunu hissettirmememiz ve onları oldukları gibi kabul etmemiz gerektiğidir.

 

 

4. OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

 

        a) GRANOUILLE: Tüm insani duygulardan yoksun, aşk, sevgi, başkalarını düşünmek vb duyguların hiçbirine sahip olmayan ve salt kokulara karşı oldukça duyarlı bir insandır.

 

        b) JEANNE  BUSSIE: Granouille’nin sütannesi, para karşılığı çocuklara bakan bir kadın.

 

        c)MADAM  GALLIARD: Aldığı paraya göre bir sistem kurmuş, bazı prensipleri olan ve para karşılığı çocuklara bakan bir kadın.

 

 

5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 

 

        Bu kitap bence dünyaya başka açılardan bakmamızı sağlıyor ayrıca toplum eleştirisini iyi sergileyen bir kitap. Eğer okumadıysanız mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

 

 

6. YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:

 

 

        Patrick Suskind,  1928 yılında Almanya’da  doğdu. Geçmişi hakkında kesin bilgilere sahip değilim. Ama modern edebiyatın ünlü yazarları arasında olduğu bir gerçektir. Suskind, anlatmak isteyip de anlatamadığımız hisleri bir çırpıda kolayca anlatabilme yeteneğine sahip bir yazardır. Bilinen bazı eserleri :

        a)Aşk ve Yemek

        b)Üç Damla Kan

        c)Gavur Mahallesi

        d)Geniş Zamanlar

        e)KOKU

        f)Yunan Masalları

        g)Ermişin Bahçesi

        h)Kimlik

        I)Bağdat Yolları

        i)Asılacak Kadın

        j)Büyük Balıklar

 

 

        HAZIRLAYANIN      ;

 

        İMZA                        :

        ADI VE SOYADI      :YASİN TEVFİK ÇAKIR

        KISIM                       :94

        APOLET NO            :4916

        TARİH                      :15.04.2002

 

Ön izleme

KİTAP ÖZET FORMU

 

KİTABIN ADI

FATİH HARBİYE

KİTABIN YAZARI

PEYAMİ SAFA

YAYINEVİ VE ADRESİ

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A.Ş. /İSTANBUL

BASIM YILI

1983/8NCİ BASKI

 

 

KİTABIN KONUSU :

Kitap Doğu Batı çatışmasında batının kötü yönlerini doğunun iyi yönlerini anlatır.

 

 KİTABIN ÖZETİ :

Peyami SAFA bu romanda doğu batı çatışmasını ele almıştır. Ama bu çatışmada doğuyu övüp batıyı yermektedir. Romanda  belirli tipler vardır. Zengin bol para harcayan batılı ‘Macit’ fukara ama dürüst bir orta sınıf aydını oılan ‘Şinasi’ ve bir genç kız ‘Neriman’.

 

Romanın daha ilk sayfalarında genç kız Neriman’ın batılı tip Macit’in şaşalı hayatına aldanıp Şinasi’ye yalan söylediğini görürüz.

 

Şinasi’ye Beyazıt’taki bir arkadaşına gideceğini söyleyen Neriman  Fatih-Harbiye tramwayına atlar. Şinasi ise tesadüfen Nerimanın yalan söylediğini görür.

 

Neriman her zaman Şinasi ile gidip geldiği ve beraber öğrenim gördükleri Darülelhan’a sık sık uğramamakta, son zamanlarda evine geç gitmekte, giyimine verdiği ehemmiyeti arttırmaktadır. Hatta kendisine birde filizi manto almıştır ve bu filizi manto son zamanlarda Neriman’da görülen değişikliklerin simgesidir.

 

Neriman’ın ise aklında hep Maksim salonu, hep Macit vardır. Maciti düşündükçe ona daha çok hayran kalmakta, onda tenkit edilecek bir şey bulamamaktadır. Ve son zamanlarda  özellikle Maciti tanıdıktan sonra oturduğu mahalle, çaldığı ut, konuştuğu insanlar sinirine dokunmaktadır. Ve artık Şinasi’ye karşı eski ilgisi kalmamıştır. Neriman sık sık Macit ve Şinasi’yi (doğuyu-batıyı) karşılaştırmakta ve kendisini Macit’e (batıya) yakın görmektedir. Birisinin eli kadın eli gibi incecik, tertemiz diğeri ise tırnağının biri battık, diğeri kırık.

 

Neriman Macit’in davet ettiği baloya gitmek için can atar. Ama karşısında izin meselesi, para meselesi,tuvalet meselesi ve en önemliside Şinasi meselesi vardır. Şinasi Nerimanın gözünde çileyi, mahalleyi,eskiyi, şarklıyı temsil etmektedir. Macit ise garplıyı ve garbın cazip görünen ama aslında  pekte cazip olmayan taraflarını temsil etmektedir. Neriman’ın babası ve dayısının kızları burada Neriman’ın karşısına çıkmaktadır. Babasının batının insanların hakkında konuştukları sayesinde Neriman olayları  farklı yorumlamaya başlar.

Neriman baloya gitmeden önce, Şişli’de oturan büyük dayısının kızlarıyla konuşmak için bir kez daha Fatih-Harbiye tramwayına biner. Dayızadelerinin anlattığı bir Rus kadınının hayat hikayesinden çok etkilenir, bu hikayeyi kendi hayatına benzetir.

Romanın sonlarında Neriman Maciti gerçek kimliğinde yakaladığını zannederve aldatıldığını düşünür. Ve Neriman eski kimliğine tekrar döner. 

 

KİTABIN ANA FİKRİ:

 Fatih-Harbiye yalnızca bir tramway tabelası değil iki ayrı dünyayı temsil etmektedir. Doğu-Batı arasındaki kültür farklılıklarının insanların uyumunu nasıl kötü etkilediğini kitabın anafikri olarak söyleyebiliriz.

 

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

NERİMAN       : Neriman ne istediğini bilmeyen iki kültür arasında sıkışmış bir genç kız.

 

MACİT              : Zengin bol para harcayan batılı tip.

 

ŞİNASİ              : Fukara ama dürüst bir orta sınıf aydınıdır.

 

FAİZ  BEY      : Neriaman’ın babasıdır. Şinasi ile aynı kafa yapısına sahip bir orta sınıf aydınıdır.

 

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

 Peyami SAFA romanı doğu-batı çatışması üzerine kurmuştur.ama sadece batının kötü taraflarını ön plana çıkarmaktadır.

 

KİTABIN YAZARI HAKKINDA  KISA BİLGİ:  
           (1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul'da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa'nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul'da öldü.

           Kardeşi İlhami ile Yirminci Asır adlı bir akşam gazetesi çıkardı. Bu gazetede "Asrın hikâyeleri" ilk hikâyelerini imzasız yayınladı (1919), Kültür Haftası (21 sayı, 15 Ocak-3 Haziran 1936) ve Türk Düşüncesi (63 sayı, 1953-1960) adlarında iki de dergi çıkardı. Tasvîr-i Efkâr, Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde yazdı. Çok sevdiği oğlu Merve'yi askerliğini yaptığı sıra kaybetmesi Peyami Safa'yı çok sarstı. Bu olaydan birkaç ay sonra İstanbul'da öldü. Edirnekapı Şehitliği'nde gömülüdür.

           Peyami Safa kendi kendisini yetiştirmiş ender şahsiyetlerden biridir. Fransızcayı Fransızca gramer kitabı yazabilecek kadar öğrenmiştir. 43 yıl hiç durmadan yazdı. Güçlü bir fikir adamı, romancı ve polemikçidir. Nâzım Hikmet Ran, Nurullah Ataç, Zekeriya Sertel, Muhsin Ertuğrul, Aziz Nesin'le polemiğe giriştir.
Öldüğü zaman Son Havadis gazetesi baş yazarı idi.

            Peyami Safa halk için yazdığı edebî değeri olmayan romanlarını "Server Bedi" imzası ile yayınladı. Sayıları 80'i bulan bu eserler arasında; Cumbadan Rumbaya (1936) romanıyla, Cingöz Recai polis hikâyeleri dizisi en ünlüleridir. Ayrıca ders kitapları da yazdı. Peyami Safa'nın fıkra ve makalelerinde sağlam bir mantık dokusu ve inandırıcılık görülür. Romanlarında olaydan çok tahlile önem verdi. Toplumumuzdaki ahlâk çöküntüsünü, medeniyetin yarattığı bocalamayı, nesiller ve sosyal çevreler arasındaki çatışmayı dile getirdi. Zıt kavramları, duygu ve düşünce tezadını ustaca işledi.

 

 

 

 

Hazırlayanın        

 

 

İmzası                   :

 

Adı soyadı            :Serkan BİLLİK  

 

Apolet numarası  : 4917

 

Kısmı                    :94

 

Tarih                     :15.05.2002

 

 

Ön izleme

KİTAP ÖZET FORMU

 

KİTABIN ADI

MEYYALE

KİTABIN YAZARI

HIFZI TOPUZ

YAYINEVİ VE ADRESİ

REMZİ KİTABEVİ   /  İSTANBUL

BASIM YILI

MART   1999

 

 

KİTABIN KONUSU :

 Ruslar’ın Kafkasya’ya saldırıları sırasında, İstanbul’a göç etmek zorunda kalan kafkas kökenli milletlere mensup kadın ve çocukların, Saray’a girmeleriyle birlikte başlayan entrikalar, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü nedenleriyle birlikte gözler önüne sermektir.

 

 KİTABIN ÖZETİ :

          Abdülaziz daha şehzade iken – yani tahta çıkmadan önce- annesi Pertevniyal Kadınefendi’yi torun sahibi eder. Osmanlı Sarayı’nda bir şehzadenin padişah olmadan önce baba olması yasaktır. Bu yüzden Pertevniyal Kadınefendi tavan arasında torunu Yusuf İzzettin’i gizlice büyütmeye karar verir. İlerde çocuğun yalnızlıktan sıkılmaması için, o dönemde Ruslar’ın Kafkasya’ya saldırıları sırasında, İstanbul’a göç etmek zorunda kalan Kafkas kökenli milletlere mensup iki kız çocuğu satın alınarak Saray’da Yusuf’la beraber büyütülmeye ve eğitilmeye başlanır. Pertevniyal Kadınefendi çocuklardan birine Meyyale, diğerine de Çeşmidil ismini verir.

         Meyyale genç kız olup evlilik çağı olarak kabul edilen ondört yaşına gelince, Pertevniyal Valide Sultan’ın isteği doğrultusunda, padişah Abdülaziz’in yakın arkadaşı olan Nevres Paşa ile evlenir. Ancak, paşanın yaşlı olması ve bunun neticesinde ortaya çıkan uyumsuzluk nedeniyle bu evlilik kısa sürer ve Meyyale Saray’a geri döner. Günlerini mutsuz ve sıkıntılı geçirmektedir. Pertevniyal Valide Sultan’ın gönlü buna hiç razı değildir. Aradan üç yıl böylece geçtikten sonra Pertevniyal Valide Sultan, Meyyale’yi bu kez ondan on yaş büyük olan Hasan Hilmi Paşa ile evlendirir.

Çeşmidil ise, birlikte geçirdikleri gecenin sabahında padişah Abdülaziz tarafından haznedarlığa kadar yükseltilir.

Abdülaziz, en güvendiği kişiler -Serasker Hüseyin Avni Paşa, Sadrazam Rüştü Paşa, Şura-yı Devlet Reisi Rüştü Paşa, Bahriye Nazırı Kayserili Ahmet Paşa, Mektebi Harbiye Kumandanı Süleyman Paşa ve Şeyhülislam Hayrullah Efendi- tarafından tahttan indirilir ve yerine de Sultan V. Murat getirilir. Abdülaziz’i Topkapı Sarayı’na götürürler ve orada ona kötü davranırlar. Bu muameleye daha fazla dayanamayan Abdülaziz intihar eder. Oğlunun intiharına bir türlü inanmak istemeyen Pertevniyal Valide Sultan’ın hayatı kararır. Sonunda onu bir konağa kapatırlar.

V. Murat’ın da padişahlığı uzun sürmez. Padişahlığı devrilir ve Sultan Abdülhamit tahta geçer. Bu olay üzerine Pertevniyal Valide Sultan’ın üç aylık işkence dolu günleri sona ermiş olur. Meyyale, kocası Hasan Hilmi Bey’den izin alarak Pertevniyal Valide Sultan’ı yalıya getirir ve birlikte kalmaya başlarlar.

           Abdülhamit, Abdülaziz’in yakınlarını ufak ve Saraydan uzak yerlere tayin etmektedir. Hasan Bey de bundan nasibini alır ve İçel mutasarraflığına atanır. Yazları yalıda, kışları konakta geçen bir hayattan, adını dahi duymadığı bir taşra kentine gitmek Meyyale’yi çok üzer. İlk kızı Rebia dört yaşına basmış, ikinci kızı Makbule de bir yaşını daha yeni doldurmuştur. Meyyale, Pertevniyal Valide Sultan’la vedalaşarak çocuklarıyla beraber yola çıkar. Pertevniyal Valide Sultan o

günlerden sonra fazla yaşamaz. Aksaray’da yaptırmış olduğu Valide Camii’nin yanındaki türbeye defnedilir.

Hasan Hilmi Bey, İçel ile başlayan tayinler serisine Yozgat, Kütahya ve Elazığ ile devam eder. Elazığ’dan sonra İstanbul’a geri dönerler. İstanbul’dan uzakta geçen oniki yıllık dönemde Meyyale Hanımın iki kızı daha olur. İstanbul yaşamları uzun sürmez. Altı ay sonra Konya’ya, oradan da Hicaz’a tayinleri çıkar. Sonra tekrar İstanbul’a atanırlar. Meyyale Hanım için, İstanbul’un gösterişli havasında yaşamak, taşra kentlerinin boğucu ve sıkıcı havasından kurtulmak kadar zevkli değildir. Annesi Şuhucihan (Fatma) Hanım’ın hiç beklenmedik bir yaşta ölümü ve Pertevniyal Valide Sultan’ın başına gelenler onu perişan eder. Kızlarıyla iyi geçinememiş, arkadaş olamamıştır. Hırçın ve kaprisli bir kadın haline gelir. Zaman zaman sinir krizleri geçirip bunalımlara düşer. Konakta, kızlarının, halayıkların, odalıkların ve uşakların karşısına her zaman sert ve kasvetli bir havayla çıkar. Hiçbir konuda herhangi bir ödün dahi vermeksizin konaktaki otoritesini sürdürmeye çalışır.

           Meyyale, son yıllarda eşinin kendisiyle eskisi gibi ilgilenmediği kanısına varır. İyice bunalıma düşer ve kocasıyla olur olmaz nedenlerle tartışmaya başlar. Mutsuzdur. Mamafih, son yıllarda eşiyle doğru dürüst bir ilişkileri de kalmaz. Alınganlıklar ve güvensizlikler Meyyale’yi çılgına çevirmeye başlar. Tüm bu gerginlik ve huzursuzluk ortamında, yaşamı birbirlerine zehir etmeye başlarlar.

            Bu arada Hasan Hilmi Bey’in Sivas Valiliği’ne tayini çıkar. Ancak Meyyale, kızlarıyla birlikte İstanbul’da kalmak ister. Hasan Hilmi Bey biçare, Sivas’a tek başına gider. Orada çevre baskısının da etkisiyle ve kendi iradesi doğrultusunda, İstanbul’a bildirmeden Hayriye Hanım’la evlenir. Beraberinde Sivas’a getirmiş olduğu aşçı Salih Ağa, bu olay karşısında çok sevdiği Meyyale Hanım’a bunu haber vermesi gerektiği düşüncesiyle İstanbul’a mektup yazar. Durumdan haberdar olan Meyyale, çocukları da alarak Sivas’a hareket eder. Orada Hasan Hilmi Bey’e hakaretler yağdırır. Onu mutsuz ve huzursuz etmek için de Sivas’tan ayrılmaz. Hasan Hilmi Bey, hamile olan eşi Hayriye Hanım’ın doğumunun yaklaştığı günlerde geçirdiği bir kalp krizi neticesi vefat eder.

             Meyyale Hanım, tüm bu olanlardan kendini sorumlu tutar. Suçluluk duygusu içerisinde hayata küser ve hiç kimseyle görüşmek ve konuşmak istemez. Hasan Hilmi Bey’in cenazesi kaldırıldıktan sonra İstanbul’a döner ve konağa kapanır. Eşinin ölümünden sonra, dünyaya küskün bir şekilde, kızlarıyla da hiç ilgilenmeden ve tebessüm etmeden geçirdiği onaltı yıl neticesinde o da yaşama veda eder…

 

KİTABIN ANA FİKRİ:

Osmanlının çöküşünün altında yatan farklı nedenlerde vardır osmanblı sultanlarının özel hayatlarına fazla düşkün olması bu sebeplerden biridir  ve dönemlerinde yaşadıkları olaylar kendileri kadar çevrelerindeki insanları da etkilemiştir.

 

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

 

MEYYALE:Padişahın haremine girmekle açlık ve sefaletten kurtulur ama bunlar mutlu olmasına yetmez .güzel olduğu kadar şanslı değildir.

 

PERTEVNİYAL VALİDE SULTAN : Hayatını çok sevdiği oğlu  Abdülaziz’in mutluluğuna adamış bir Osmanlı kadınıdır.

 

 

HASAN HİLMİ BEY: Meyyale ile evlenerek kazandığı mutluluğu Abdülaziz’in tahttan inmesiyle kaybeden saraya yakın bir paşadır.

 

ABDÜLAZİZ:Meyyale ve Çeşmidil ile birlikte büyüyen ve ilerde Osmanlı padişahı olan  ve en güvendiği kişiler tarafından tahttan indirilen bir Osmanlı şehzadesidir.

 

ÇEŞMİDİL:Meyyale ile birlikte Pertevniyal Valide  sultan tarafıdan  alınan ailesi Rus baskısndan kaçan kafkas kökenli bir göçmendir.

 

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap Osmanlının çöküşünü nedenleriyle anlatmış ama fazla ayrıntıya girdiği için akıcılığı kaybetmiş.

 

 

KİTABIN YAZARI HAKKINDA  KISA BİLGİ:

1923’te İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni (1942), İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1947-1958 yılları arasında  Akşam gazetesinde  muhabir,  istihbarat  şefi,  yazı  işleri  müdürü  olarak  çalıştı.   Paris’te    Unesco      Merkezi’nde,    iletişim      sektöründe       özgür haber dolaşımı şefi olarak çalıştı. (1959-1983). 1974-1975  yıllarında  bir  yıl  süreyle  TRT  kurumunda radyolardan sorumlu.genel müdür yardımcılığı yaptı.
 

 

 

 

Hazırlayanın        

 

 

İmzası                   :

 

Adı soyadı            :Serkan BİLLİK  

 

Apolet numarası  : 4917

 

Kısmı                    :94

 

Tarih                     :15.05.2002

 

 

Ön izleme

KİTABIN ADI: BİR YAZIN TARİHİ

KİTABIN YAZARI: HALİD ZİYA UŞAKLIGİL

YAYINEVİ: REMZİ YAYINEVİ

BASIM YILI: 1985

 

KİTABIN ÖZETİ:

Şiddetli ve korkunç bir sağnak altında soluk alamayan birisi gibiyim. Bir süre bir duvar dibine çekilerek başımdan aşağıya dökülen bu sağnağın içinde ciğerlerime biraz güç kazandırmak, bu korkunç dolanıp duruşuna beni de takarak döndüren bir kasırga arasında benliğimi biraz herkesten uzak ve ayrı bir yapayalnızlık içinde, kendimle söyleşerek dinlendirmek istiyorum.

Sanıyorum ki şakaklarımın arasında bir buhar gücüyle kaynayan şu kağıtların üstünde sıralandırılıp bölümlere ayıracak ve çözümleyebileceğim. Bu dört aşkım çatışma noktasını oluşturarak, parçalanmasına pek az bir şey kalan darmadağın yüreğimi daha yakından görmeyi başarabileceğim umudundayım.

Dört aşk, bir yaz içinde dört aşk!... Bu temel üzerine kurulmak suretiyle ne güzel bir komedi yazılabilirdi. Bir tiyatro yazarı olsaydım, kişileri şöyle oluştururdum:

Güzin: 17 Nevin: 16 yaşında, daha geçen yıl (artık kendisine) izin verilmiş bir İngiliz mürebbiyesinin elinden kurtulmuş iki kızkardeş... Güzin'in sarı ela gözleri var ki sürekli ortalıkta gülmeye neden olabilecek bir şeyin geçinmesini bekleyen, gizliyi arayan ve gözetleyen iki yıldız gibi parıldar. Uzun kızıla çalan saçlar ki çoğunlukla büküle büküle ta başının arkasına dört bağa iğne ile tutturulmuştur.

Âliye 18, Samiye 15 yaşında. Güzin ile Nevin'in teyze çocukları yazı birlikte geçirmek için konukluğa gelmişler. Âliye iri, hülyalı, mavi; Samiye yeşili andıran gizemli gözleriyle bir şiir okuyor, öteki ise bir hainlik düşünüyor gibidir. Âliye'nin ince ve uzun bir boyu bosu vardır ki şiddetli bir rüzgâra rastlayacak olsa kırılacak sanılır. Samiye'de bu boy bos, daha gelişmek için zaman bulamayarak tatlı dolgunluklarla hapsedilmiş halde kalmıştır.

Daha sonra güvercin kümesinden çıkmayan bir amca ile kozlarının Güzide ile Nevin'in gürültülerini işitmemek için aşağıdaki odasından kulaklarını tıkayan bir yengenin ilgisiz savsaklamasıyla bu dört tehlikenin arasına korunmasız, savunmasız salıverilmiş bir genç;

Yirmi iki yaşında; okuldan çıktıktan sonra dört yılını vilayetlerde, yol çalışmalarında geçirerek bu yaz ki izin ve dinlenme zamanını İstanbul'da geçirmek için gelmiş. Bir mühendis; ama bu kare aşkın ortasında yüreğinin bütün o düz ve düzenli çizgileri kırılmış, zavallı ve perişan bir mühendis ki duygularına doğru bir belirlemeyi bir türlü başaramıyor...

Komedinin kişilerinden birini savsaklamış oldum: Savsaklanabilecek bir yüz ama, yanında yöresinde uçan bilmem nasıl bir incelik ve acıma havasıyla, bu yüzden de bu (çizilen) tabloda bir hayatı var. Meliha! Öksüz bir kız. Bizim ailenin uzaktan bir yakını olduğunu bana nasıl anlatmışlardı! Ölmüş bir dayının...

Uzaktan bir akrabalık ki zavallı Meliha'nın hüzünlü yüzü gibi ortadan siliniyor.

Hepsinin büyüğü de, hepsinden küçük görünüyor. Güzel değil: üstelik siyah ve her zaman ağlar gibi duran gözleriyle, elemli bir gülücükle hafifçe kenarları kasılmış sanılan dudaklarıyla; hoş görünmek için hiçbir özen göstermediği belli olan sade ve düz taranmış siyah saçlarıyla bütün gençliğinin üstüne bir donuk perde çekilen bu kimsesiz, sığınmış genç kız yüzü için derin bir acıma duymasam üstelik çirkin diyeceğim.

İşte o komedinin kişileri bunlar. Sahne; Çubuklu'nun, uzun bir terkedilişle harap olmaya yaklaşmış, büyük bahçeli bir yalısını gösterecek.

Karar vermekten beni engelleyen şey nedir? Madem ki bu böyledir, böyle olmak gerekir.

Zavallı Meliha! Adı bile kendisine acınılarak bağışlanmış bir avuntu gibi duran kızcağız! Bu demek oluyordu ki güzel değil, hiç güzel değil; ama Meliha!... Bu ne kadar doğru?...

İlk önce çirkin sanılan ve belki çirkinliğindeki saklanmış bir güzellik bulunan bu düzgün ve ölçülü yüzden nasıl bir güzellik şiiri yayılarak bir melulluk havası içinde insanı sarıyor. Siyah gözlerinde sizden acıma dilenen, güzel olmayışından dolayı bağışlanmasını bekleyen bir korkuyla titreyen bir bakış var...

Yüzünde solgun, hafif sarı bir renk var ki eğer bu yüzü hayatta fazla buluyorsanız, gözlerinizin önünden hemen silinmek için bir işaretinizi bekliyor gibidir. Sonra buna bir yürüyüş ekleyiniz ki basamaktan çekingen, sanki akıyor (gibi iner): bir ses veriniz ki söz söylemek zorunda kaldıkça saklanmak, kendisini işitmekten şaşıyormuşçasına, sanki var olmamak istesin.

Ah! Bu vücut bana nasıl durgun ve tatlı bir hayat verecek; beni nasıl bir sessiz mutlulukla yaşatacak! Bana ne keskin dişlerinin arasındaki sivri dilinin ucu gülümseyen Güzin, ne yanaklarından bir ateşin alevleri püskürmeye hazır duran Nevin, ne o sarı saçlarının altın tacıyla göksel bir yaratık gibi dünyanın üstünden uçuyor sanılan Âliye, ne de garip gözlerinin içindeki şaşırtıcı yeşillikleri insanı ürküten Samiye gerek.

Ben hayatımı bir sevecenlik, incelik ve duygusallık içinde tatlı ve acı bir hülya ile uyutacak olan bu hüzünlü yüze muhtacım. Evet, böyle olacak; onların hiç birini değil, yalnız bunu seviyorum ve hayatımı ona vereceğim!...

Onlar (kim bilir) nasıl korkunç bir kahkaha ile buna gülecekler. Dudaklarının bütün küçümseme anlamıyla:

- Meliha, Meliha'yı sevmiş!... diyecekler.

- 17 Temmuz:... -

Sabahleyin o herkesten önce kalkıyor; bir gün onu ellerinden tutup (kendisini sevdiğimi) itiraf edeceğim... Evet, büyük bir "darbe" vurmak gerekiyor.

- 20 Temmuz:... -

Son sayfa... Burada geçecek son gecenin son sayfası. Zavallı aşk defteri!...

Bu sabah kalktığım zaman penceremin altında bir ayak sesi işittim. Bir sezgi bana haber verdi ki o'dur. Panjuru yavaşça kaldırarak baktım: O idi. yavaş yavaş o yeşil yola doğru ilerliyordu.

O dakikada yüreğim nasıl çırpınıyordu! Bugün başaramazsam benim için artık her şeyin bitmiş olduğu yargısına varmak, buradan bir hafta sonra bir boş anı ile ayrılmak gerekiyordu. İşte o büyük "darbe" yi bu sabah vuracaktım.

Mümkün olduğunca giyindim; yavaşça merdivenlerden indim, bahçeye çıktım. Kendi kendime:

- Ne olursa olsun!... diyordum.

O, yolun sonuna yaklaşmıştı. Köşkün pencerelerinden görülmeyecek bir noktada onunla buluşmak için acele etmek gerekiyordu. O döndüğü zaman beni gördü ve bir süre hareket edemeyerek öyle durdu. Sonra, ufak bir kararsızlıktan sonra bana doğru ilerledi. Ben şimdi daha hızlı yürüyordum.

Ta karşısına gelince durdum. O da duruyor, biraz korkuyla bana bakıyordu. Beni konuşmaktan engelleyen bir yürek çarpıntısıyla titriyordum. Sonunda:

- Sizi izledim!... dedim.

Evet, niçin yalan söylemeliydi?... O birden sapsarı oldu, sarsıntı geçiriyor sandım.

- Evet, sizi böyle ne vakitten beri izlemek, size sonunda söylemek istiyordum...
Zayıf göğsü iri soluklanmalarla yükselip iniyordu.

- Beni mi? dedi. Sonra, elleriyle tutunacak bir yer arıyor gibi sallandı.

- Bana bir şey mi söylemek istiyordunuz?

Karşılık verdim:

- Evet, bir şey değil, bir çok şey... Sizin anlamış olmanız gereken şeyleri sonunda, evet sonunda size söylemek istiyordum: beni bağışlıyorsunuz değil mi? isterseniz bana çıldırmış gözüyle bakınız; ama buraya geleliden beri ne kadar ıstırap çektiğimi biliyorsunuz.

Biraz gülümser gibi oldu. Sonra birden bu sarı yüzü umulmayan bir kırmızılık kapladı, titrek bir sesle:

- Lakin, dedi; benimle eğleniyorsunuz, benimle eğlenmek isteyenlere araç oluyorsunuz!...

Bu aklıma gelmemişti. O zaman ellerini tuttum. Şimdi bir çocuk gibi ağlamak üzereydim:

- Bir hafta sonra gideceğim, biliyorsunuz. Söyleyin, yalnız tek bir sözünüzle burada kalayım. Beni kabul ediyor musunuz? Sizi her zaman sevecek olan bir eş olarak kabul ediyor musunuz?

Elleri titriyordu. Gözlerini yavaşça indirdi. Ta içinden yükselen büyük bir soluklanmayla bu zayıf vücut kabardı. Sonra usulca, gevşek bir hareketle ellerini çekerek, başını umutsuz bir halle sallayarak:

- Yanılıyorsunuz, dedi; beni sevmiyorsunuz, bana acıyorsunuz, o kadar... Ve bunu benim (önerinizi) kabul ettiğim dakikada anlayacaksınız. O zaman ben ölürüm...

Bu son söz ağzından son hayat soluğu gibi çıktı. Şimdi kaçmak, daha fazlasını işitmemek istiyordu. Yavaşça yürümeye başlamıştı. Ben yanında:

- Niçin gidiyorsunuz? Siz yanılıyorsunuz, siz beni öldürüyorsunuz... diyordum. O yürümesini sürdürerek acı bir gülümseyişle gülüyordu. Sonra eliyle yakararak :

- Rica ederim beni bırakınız, düşeceğim, dedi. Bu doğruydu. Vücudunu saran bir titremeyle, düşeceği anlaşılıyordu.

Bugün artık yalıya giremiyordum. Bugün bu yolun yarı karanlığında, karanlığında çektiğim acı...

Öğle yemeğine geldiğim zaman hepsi birden:

- Nerede idiniz? dediler. Samiye:

- Ne kadar sararmışsınız?... diyordu. Meliha'nın yeri boştu. Akşam yemeğinde bu yer gene boş kaldı. "Meliha hastalanmış..." ve sonra herkesin yüzü: "Bir şeyi yok!..." anlamında geriliyordu.

Bu gece hep birlikte oturuyorduk; ama ben onlardan ne kadar uzaktım!... Bir ara, herkes odasına çekilmek üzereyken, yengem Meliha'nın odasından çıktı:

- Meliha ateşler içinde!... dedi. Kimse dikkat etmemiş gibiydi. Ben ayağa kalkarak dedim ki:

- İzin verir misiniz. Kendisini görebilir miyim? Yengem:

- Elbette, dedi. Ve titreyerek odasına girdim.

Meliha yatağının içindeydi. Mumun zayıf ışığında, ilk önce, girenin ben olduğunu bilemedi. Sonra ben yaklaşınca anladı, doğrulmak istedi. Bir eli yatağından sarkıyordu. Bu eli tuttum:

- Hayır, öyle durunuz, dedim: neniz var? O, önce başını sallayarak:

- Hiç!... dedi. Sonra birden dirseğinin üzerine doğruldu. Siyah saçlarından ayrılmış bir küme, zayıf gerdanını örtüyordu. Gözlerini, o şimdi ateşler içinde yanan gözlerini gözlerime dikti. Başkalarına işittirmemekten çekinen yavaş ve ateşle yanmış kuru bir sesle:

- Yarın buradan gidiniz; bir hafta sonra gitmeyecek miydiniz? Yarın gidiniz!... dedi.

- Lakin niçin bu kadar direniyorsunuz, neden kabul etmiyorsunuz?... diyordum. O, şimdi haşarı bir kız gibi başını şiddetle sallayarak, beni işitmek istemeyerek:

- Hayır bana yemin ediniz ki yarın gideceksiniz; yemin ediniz, yemin ediniz... diyordu. Sonra ekledi:

- Sizi onların arasında bildikçe ve ben böyle hasta oldukça, ölüyorum!...

Ben coşmak üzereydim; bir şey söyleyemiyordum. Artık bu kızı öldüren şeyi anlıyordum ve eriyordum. (İsteğini) kabul etmemek elde değildi:

- Madem ki öyle istiyorsunuz, sizin isteğinizi yerine getirmiş olmak için, yemin ederim ki yarın gideceğim, dedim. Yüzünde bir rahatlama ferahlama gülücüğü, bir güneş uyandı.

- Teşekkür ederim, dedi ve yavaşça iki elleriyle başımı çekerek bana bir öpücükle bütün ruhunu vermek istedi. Sonra birden geri çekildi ve bir şey söylemeyerek. Başını yastığa salıvererek, eliyle işaret etti:

- Gidiniz!... diyebildi...

İşte yarın onu böyle hasta, ötekileri öyle şen ve bahtiyar bırakarak buradan, bir daha geri dönmemek üzere, gideceğim. Lakin, aman Yarabbi, yüreğimde ne derin bir yara ile!...

 

YAZAR HAKKINDA KISA BİGİ:

1866 yılında doğdu, 1945 yılında öldü.

Fatih Askeri Rüştiyesi’nde okudu. Ailenin İzmir’e yerleşmesi nedeniyle Fransızca öğretim yapan bir okulu bitirdi. Ardından lise edebiyat öğretmenliğine başladı (1883). İstanbul’a yerleşti. Reji İdaresi’nde başladı (1896), İttihat Terakki Cemiyeti’ne katıldı (1905). Daha sonra Edebiyat Fakültesi’nde Batı Edebiyatı dersleri verdi. Resmi görevle Fransa ve Almanya’ya gönderildi. (1913-1916). Halk hikayeleri ve halk masalları dinleyerek geçirdiği çocukluğu, Halit Ziya Uşaklıgil’e edebiyat sevgisini kazandırdı. Öğrend