10. Sınıf Felsefe Dersi Notları, Konu Özetleri

10. Sınıf Felsefe Dersi Notları, Konu Özetleri dosyası 17-04-2019 tarihinde lise (9-10-11-12. Sınıf) kategorisinin 10. Sınıf alt kategorisine eklendi.
Açıklama 10. Sınıf Felsefe Dersi Notları, Konu Özetleri
Kategori 10. Sınıf Felsefe
Gönderen abdullahdemir57
Eklenme Tarihi 17-04-2019
Boyut 46.22 K
İndirme 178

Dosyayı İndir

Dosyaya puan ver
5 / 5 (toplam 1 oy)

 

AHLAK FELSEFESİ (ETİK)

 

Ahlak Felsefesinin Konusu

 

Felsefe Açısından Ahlak, İnsan davranışlarını iyi ya da kötü olarak nitelendiren yaptırım gücünü ağırlıklı olarak bireyin vicdanından alan kurallara ahlak denir. Ahlak felsefesi (etik) ise ahlak alanını yöneten değerlerin neler olduğunu, özünü ve temellerini araştıran ahlaki eylemlerin ölçütlerini koyan özel bir felsefe alanıdır.

 

Ahlak Felsefesinin Temel Kavramları

 

  • İyi – Kötü: İyi-kötü ahlak felsefesinin en temel iki kavramıdır. Ahlakça değerli sayılan, ahlaki olarak yapılması gereken “iyi” , ahlakça değerli sayılmayan ve ahlaki olarak yapılmaması gereken “kötü” dür. Toplumun yalan söylememeyi değerli sayması “iyi” , değerli saymayarak yapılmaması gereken bir davranış olarak görmesi “kötü” dür.

 

  • Özgürlük: Bireyin kendini iradesi ile iyi ve kötüden birini seçmesidir. Bireyin kendi iradesi ile yalan söylememek ya da söylemekten birini seçmesi “özgürlük” tür.

 

  • Erdem: Bireyin iradesi ile ahlaki iyiye yönelmesidir. Bireyin kendi iradesi ile “iyi” olan yalan söylememeye yönelmesi “erdem” dir.

 

  • Sorumluluk: Bireyin kendi iradesi ile yaptığı eylemlerin sonuçlarını üstlenmesidir. Bireyin yalan söylememesi sonucu doğacak durumların sonuçlarını üstlenmesi “sorumluluk” tur.

 

  • Vicdan: Bireydeki, ahlaki iyi ile kötüyü birbirinden ayıran ve iyiye yönelmesini sağlayan duygudur. Bireyin yalan söylemekle söylememek arasında ayırım yapma yetisi “vicdan” dır.

 

  • Ahlak Yasası: Ahlak açısından genel geçer sayılan ve uyulması gerekli görülen kurallardır. Bireye, “yalan söylememelisin” diyen kurallar “ahlak yasaları” dır.

 

  • Ahlaki Karar: Ahlak açısından “iyi” sayılan ve ahlak yasalarına uygun olan kararlardır. Bireyin, “yalan söylememeliyim” diyerek ahlak yasalarına uygun karar alması “ahlaki karar” dır.

 

  • Ahlaki Eylem: Ahlak yasalarına uygun hareket etmektir. Bireyin, yalan söylememeyi yaşamında uygulaması “ahlaki eylem” dir.

 

  • Mutluluk: Ahlaki eylemlerin insana verdiği iç huzurdur. Bireyin, yalan söylememesi sonucu duyduğu iç huzur ise “mutluluk” tur.

 

Ahlak Felsefesinin (Etik) Temel Sorunları ve Yaklaşımlar

 

Ahlaki Eylemlerin Amacı Var mıdır? Varsa Bu Amaçlar Nelerdir?

 

Felsefe tarihinde pek çok filozof ahlaki eylemlerin bir amacının olduğunu kabul eder. Bu ayni zamanda mutluluk sorununun da temelidir. İnsan eylemlerinin amacı mutluluktur.

 

  • Sokrates: Mutlu olmak, bilgiye ulaşmaktır. İnsan mutluluğa bilgi ile ulaşır.

 

  • Aristoteles ve Platon: Mutlu olmak, ölçülü davranmak ve ahlaka uygun yasamaktır.

 

  • Aristippos ve Epiküros (hedonizm) : Mutlu olmak haz duyarak yaşamaktır.

 

  • Farabi: Mutlu olmak aklin yöneldiği bilgiye, Tanrı ’ya yönelmektir.

 

  • Kant (ödev ahlaki) : Mutlu olmak, bütün insanlar için geçerli ahlak yasalarına uygun eylemlerde bulunmaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İnsan Ahlaki Eylemlerinde Özgür müdür?

 

İnsan Ahlaki Eylemlerinde Özgür Değildir. (Determinizm): İnsanın, “ahlaki eylemleri ile ilgili kararları, içten ve dıştan belirlenen koşulların etkisiyle oluşur” görüşüne dayanarak ahlaki eylemlerinde özgür olmadığını savunan filozoflar vardır. Bunlar ahlak felsefesi alanında deterministtir.

 

İnsan Ahlaki Eylemlerinde Özgürdür. (İndeterminizm): Bu görüşe göre, insan ahlaki eylemleri ile ilgili kararları özgürce belirler.

 

Ahlaki Eylemlerde Özgürlüğü Birey Belirler. (Otodeterminizm): Determinizm ve indeterminizm arasında uzlaşma sağlamaya çalışan görüştür. Kant’ta ifadesini bulan bu görüşe göre, insan kendi iradesi ile ahlak yasalarını özgürce belirler. Bu nedenle ahlak yasaları insanın dışında konulan ve uyulması istenen yasalar değildir. İnsan, kendi özgür iradesiyle belirlediği genel geçer ahlak yasalarına yine kendisi uyar.

 

Kişi Vicdani Karşısında Evrensel Bir Ahlak Yasası Var mıdır?

 

Evrensel Ahlak Yasası Yoktur. “Tüm insanlar, toplumlar ve zamanlar için geçerli ahlak yasaları yoktur; ahlak insanlara, toplumlara ve zamana göre değişir” görüsünü savunan düşünürler evrensel ahlak yasalarının varlığını reddederler.

 

Haz Ahlaki (Hedonizm): İnsanın haz duyduğu şeylerle mutlu olabileceğini savunur. Haz duyulan şeyler öznel olduğundan evrensel bir ahlak yasasından söz edilemez. Bu görüş, ilkçağ düşünürlerinden Aristippos ’ a göre, “iyi” nin ve “kötü” nün ölçütü hazdır. Haz veren şeyler “iyi” , acı veren şeyler ise “kötü” dür. Epiküros’a göre ise insan acıdan kaçarak ve hazza yönelerek mutlu olur.

 

  • Fayda ahlaki : ”İyi” nin ve “kötü” nün ölçütü insana sağladığı faydadır. Ahlakin bireye sağladığı fayda zamanla değişeceğinden evrensel ahlak yasası olamaz.

 

  • Bencillik (Egoizm) : İnsan eylemlerinin kökeninde “ben sevgisi” vardır. Ahlak ise insanın kendini koruma güdüsünün dışa vurulmasından başka bir şey değildir. Bu görüsü savunan Thomas Hobbes’a göre, insanda, hayvanlarda olduğu gibi “kendini sevme” ve ”kendini koruma” içgüdüleri vardır. Dolayışı ile insan doğası gereği “bencil” dir. Bencil olan insan her şeyden önce kendi “çıkar” ini düşüneceğinden evrensel bir ahlak yasası yoktur.

 

  • Anarşizm: Toplumsal yasamı düzenleyen tüm kurum ve kuralları reddeden anarşizm, doğal olarak ahlak kurallarının egemenliğini de reddeder. Bireysel iradenin her şeyin üstünde olduğunu savunan anarşizmin kurucusu Proudhon ve diğer temsilcileri Bakunin, Kropotkin ve Stirner, ahlak yasalarının diğer yasalar gibi insanları kolay yönetmek için uydurulduğunu savunurlar.

 

  • İmmoralizm: Ahlakin dişlendiği bu felsefi anlayışın en önemli temsilcisi Friedrich Nietzsche’dir. Nietzsche ’ye göre iki tür ahlak anlayışı vardır. Her şeye boyun egen, zamanının ahlak anlayışına körü körüne inanan “sürü insan” ın ahlakı “köle ahlakı” dır. “Güç iradesi” ni simgeleyen “üst insan” , “köle ahlakını” yıkıp yerine “efendi ahlakı” nı koymalıdır. “İyi” ve “kötü” ile uğraşmak yerine “güce” dayanan bir ahlak anlayışı oluşturulmalıdır. Nietzsche kendi çağına kadarki ahlak anlayışlarını reddederken immoralizdir. Ancak “üst insanın” ahlakinin egemen olması gerektiğini söylerken de moralisttir.

 

  •       Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm) : Varoluşçuluk, insanın yaşamını kendisinin kurması açısından özgür olduğunu savunur. Kierkegaard, Heidegger, Jaspers ve Sartre’a göre, insan, kendi varoluşunu kendisi yaratır. Bir bıçak, önce zihinde tasarlanır, sonra yapılır. Bıçak için özgür seçim yoktur. Sadece insan, değerlerini kendisi yaratır ve özgür iradesi ile yolunu seçer. O halde, insanın “varlık” i, “öz” ünden önce gelir. İnsan ahlaki olarak “varlık” i, “öz” ünden önce gelir. İnsan ahlaki olarak “iyi” ve “kötü” nün ölçütünü topluma göre değil kendi öz iradesi ile belirlemelidir. Bu nedenle evrensel bir ahlak yasasından söz edilemez.

 

Evrensel Ahlak Yasası Vardır: Tüm insanlar, toplumlar ve zamanlar için geçerli ahlak yasalarının olduğunu kabul eden görüştür. Ancak, evrensel ahlak yasalarının bireysel, öznel (Subjektif) kaynaklı olduğunu iddia edenlerin yani sıra, bireyin dışından kaynaklanan, nesnel (objektif) olduğunu iddia eden ikinci bir grup da vardır:

 

Evrensel Ahlak Yasasını Öznel Temelde Kabul Edenler: Evrensel ahlak yasasının insandan, insanın öznel yaşamından ve yapıp, ettiklerinden kaynaklandığını savunanlar, insandaki farklı özellikleri temel almaları açısından birbirlerinden ayrılırlar. Bentham’a ve J.S. Mill’e göre, insanlar doğaları gereği acıdan kaçınarak, hazza yönelerek mutluluğa ulaşır. Henri Bergson’a göre ise evrensel ahlak yasasının kaynağı insanın bir özelliği olan “sezgi” dir.

 

Evrensel Ahlak Yasasını Nesnel Temelde Kabul Edenler: Bu görüş, evrensel ahlak yasasının kaynağının insanın dışında bir güç olduğu görüsünden hareket eder. Bu güç çoğu filozofta Tanrı’dır ve Tanrı’nın koyduğu ahlak yasaları evrenseldir. Platon ’ a göre “iyi” ve “kötü” eylemlerin ölçüt “iyi ideası” na uygun olup olmamaktır. Farabi ’ye göre, insanın amacı “hayır” a (iyiye) ulaşmaktır. Spinoza’ya göre ahlakin görevi, insanın tutkularının yönlenmesini sağlayarak Tanrı’nın yasasına yani iyiliğe ulaşmasını sağlamaktır. Kant, ahlaki eylemleri ödev ahlaki ve çıkar ahlaki olarak ikiye ayırır. Toplumun isteğine uyarak yaptığı ahlaka uygun eylemlere çıkar ahlaki denir. Ödev ahlaki ile eylemlerde bulunmak gerçek anlamda ahlaklı olmaktır. Çünkü toplum tinsel-ahlaki bir varlıktır. O halde ödev ahlaki kesin uyulması gereken bir buyruktur ve bu buyruğa uymak insanlar için yükümlülüktür.

 

Evrensel Dinler: Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi tek tanrılı evrensel dinler evreni ve insani yaratan Tanrı’yı kabul ederler. Bu dinlere göre Tanrı, mükemmel ve en yüksek “iyi” dir. Tanrı ’ya yaklaşmanın yolu da “iyi” eylemlerle mümkündür. Kutsal kitaplar, insanın dışından Tanrı’nın buyruklarını içerir. İnsan bu buyruklara uygun davrandığı sürece “iyi” yi yapar ve mutlu olur. Tanrı’nın buyruklarına uyanlar için ödül (cennet), uymayanlar için ceza (cehennem) vardır. Görüldüğü gibi evrensel dinler evrensel ahlak yasasını objektif temelde kabul ederler.

 

Tasavvuf: Tasavvuf, insanın sezgi yoluyla, ibadet yoluyla kendinden geçerek Tanrı ’ya erişmesinin ve onla bütünleşmesinin yollarını gösteren bir öğretidir. Tasavvufa göre insan Tanrı ’ya akil yoluyla değil, gönül yoluyla ulaşır. Bu yüzden tasavvuf insanın dinsel anlamda nasıl yasamasını işaret eden bir yasam felsefesidir.

 

Başlıca Tasavvufçular:

 

Mevlana: Mevlana’ya göre öncesiz, sonrasız mutluluk, güzel iyi ve mutlak doğru olan Tanrı gücünü ve yüceliğini göstermek için bu evreni yaratmıştır. O halde evren Tanrı’nın kendini gösterdiği görüntüler alanıdır. Vahdet-i Vücut (varlığın birliği) adi verilen bu anlayışa göre tanrı evrenin özü, diğer varlıklar ise belirtileridir. Yani evren Tanrı’nın güzelliğinin bir görüntüsüdür. İnsan ise eşref-i mahlûktur (varlıkların en şereflisi). Tanrı, insani diğer yarattıklarından ayrı tutarak ona Tanrı’nın bilgisine ulaşma şerefi vermiştir. Varlıklar içinde bir tek insan, Tanrı'nın verdiği ilahi ruh ile Tanrı'nın özünü ve güzelliğini sezebilir. Ancak bedensel ve toplumsal zevkler Tanrı ’ya ulaşmayı engeller. Bunun için insan bu zevklerden uzaklaşıp ask yolu ile Tanrı ’ ya ulaşmalıdır. Ask sayesinde insan, Tanrı'nın yarattığı her şeyi Tanrı adına sever. Mevlana’nın felsefesi, ask temelinde evrensel bir ahlak yasasının varlığını kabul eder.

 

Yunus Emre: Mevlana gibi Yunus Emre ’ye göre de gerçek varlık Tanrı, doğru bilgi ise Tanrı'yı tanımaktır. Tanrı ’ya ulaşmanın yolu ise hiçbir çıkar beklemeden sevmektir. Varlık, Tanrı'nın bir yansımasıdır. O halde evrendeki her şey Tanrısaldır ve her şeyi sevmek gerekir. Sevgi, insani Tanrısal öze götürür. Yunus Emre de evrensel ahlak yasasının varlığını kabul eder.


 

 

Hacı Bektaş Veli: Hacı Bektaş Veli de “Vahdet-i Vücut” alâyişini kabul ederek evrenin Tanrı'nın güzelliğinin bir yansıması olduğunu kabul eder ve Tanrı’ya ulaşmanın yolunu üç aşamada gösterir.

 

  • Vahdet-i Suhud aşamasında insan çevresinde gördüğü her şeyi Tanrı ile açıklar.

 

  • Vahdet-i Kusud aşamasında, insan çevresinde gördüğü değişik şeylerin ayni “öz” den geldiğini anlar.

 

  • Vahdet-vücud aşamasında ise her şeyin tek bir varlığın insan biçimdeki belirtisi olduğunun bilincine varır.

 

  • Vahdet- vücud aşamasında insan “kâmil kişi” (olgunlaşmış insan) olur ve yaratanla yaratılanı bir görür.

 

  • Hacı Bektaş Veli de evrensel ahlak yasasının varlığını kabul eder.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİLİM FELSEFESİ

 

Bilim Felsefesine Giriş:

 

  • Bilim Felsefesinin Konusu: Bilim felsefesi, bilimlerin ortaya koyduğu kavram, kuram (teori) ve yasalarla bunların ait olduğu olayları inceler. Felsefe, bilim felsefesi aracılığı ile bilim üzerinde düşünme, bilimin mantığını oluşturma gereğini duymuştur.

 

Bilim felsefesinin yanıt aradığı başlıca sorular şunlardır:

 

  • Bilimsel bilgi birikerek ilerleyen bilgi midir?

 

  • Bilimsel yasalar kesin midir?

 

  • Bilimsel önermeler doğrulanarak mı, yoksa yanlışlanarak mi kabul edilmelidir?

 

  • Bilimler hangi yöntemleri izlemelidir?

 

  • Bilimin Tarihsel Gelişimi: Zamanla konularını ve yöntemlerini belirleyen alanlar felsefeden ayrılıp bağımsız bilimler haline geldiler. İlk olarak Euclides (Öklid), geometriyi felsefeden ayırarak bağımsız bir bilim haline dönüştürdü.

 

Rönesans’la birlikte Kopernik, Kepler, Galilei gibi düşünürler ve Newton’un çalışmaları fizik biliminin kurulmasını sağladı.

 

Rönesans’la tümevarım yönteminin yaygınlaşması doğa bilimlerinin gelişmesinin önünü açan temel etkenlerden biridir.

 

  1. yüzyılda Labochevsky, Bolyai ve Rieman, Euclides dişi geometri anlayışının temellerini attılar. Euclides dışı geometrilerin yarattığı yeni fizik anlayışı bilimin kendi içindeki alternatiflerini çoğalttı.

 

De Morgan, Boole, Frege, Peano’nun çalışmalarıyla, önermeleri ve çıkarımları matematiksel dille ifade eden modern (sembolik) mantık doğdu.

 

Doğa bilimlerinde ve geometride doğan alternatif anlayışlar, felsefedeki yaygın nedensellik açıklamalarına karşı olasılığa dayalı nedensellik anlayışlarını doğurdu.

 

  • Bilime Farklı Yaklaşımlar: Düşünce tarihi sürecinde bilime farklı bakış açıları hep görülmüştür. Bu farklı bakış açılarının ikisi bilimi ürün olarak ve etkinlik olarak gören görüşlerdir.

 

  • Ürün Olarak Bilim: Yeni pozitivizmde (Mantıkçı Empirizm) ifadesini bulan bu görüşe göre, bilimsel sonuçlar birer orandır ve felsefe bu ürünleri tarihsel gelişim sürecinde anlamaya çalışır. Bilimsel ürünler önermelerle ifade edilir. Felsefe, bu önermelerin doğrulamasını mantıksal analizlerle yapar.

 

Pozitivizmin başlıca sayıtlıları (ön kabul) şunlardır:

 

  • Bilim olgular hakkında araştırma yapma tekniğidir.

 

  • Gerçek tektir; bilimlerin yöntemi de tektir.

 

  • Bilim, birikerek ilerler.

 

  •                    Bilim olguların bir arada görülme sıklığını araştırmalıdır.

 

Yeni pozitivizme göre felsefenin görevi bilimin içine karışan metafizik unsurları mantık aracılığıyla ayıklamaktır. Yeni pozitivizmin temsilcilerinden Carnap’a göre, bilimsel önermeler duyu verileri ve gözlemlerle pekiştiriliyorsa, ondan çıkan önermeler de pekiştirilmiş olur. Duyu verilerine ve gözlemlere dayanmayan önermeler, metafizik önermelerdir ve bunların bilimde yeri olmamalıdır.

 

Reichenbach’a göre olgusal dünya ile örtüşmeyen önermeler metafizik önermelerdir ve bilgi değildir. Olasılığın yüksek derecede belirlenmesi bilgiyi geçerli kılar. Hempel ise, metafizik ve mantığın fiziksel dünyanın özünü ortaya koyamayacağını savunur. Wittgenstein’a göre, her cümleye karşılık bir olgu vardır ve böylece dilin yapısına bakarak evrenin yapısını ortaya koyabiliriz.

 

  • Etkinlik Olarak Bilim (Yaygın Bilim Anlayışına Getirilen Eleştiriler) : Bilime ürün olarak bakan pozitivizme karşı bilime etkinlik olarak bakanlar su eleştirilerden yola çıkarlar:

 

  • Bilim adamları, bilime objektif bakamazlar.

 

  • Farklı bilimleri, matematiksel fiziğin yöntemine bağlamak dünyayı anlamakta yetersiz kalır.

 

  • Bilimler birikerek ilerleyen bir süreçte değil, her çağın değerler sisteminden (paradigmalarından) kopuşlarla, yani sıçramalı devrimlerle gelişir.

 

Thomas Kuhn, bilimin birikerek ilerleyen bir süreçte geliştiğini reddeder. Bunu da paradigma kavramı ile açıklar. Bilim adamları, kendilerinden önceki dönemlerin bilim yapma anlayışını (paradigmasını) reddederek yeni paradigmalar ortaya koyarlar. Bu da sıçramalı bir devrimle yeni bir bilim anlayışına geçiştir. Her çağın kendi paradigmalarına göre doğrular vardır. İlkçağın paradigmalarına göre Aristoteles fiziği Newton fiziği, günümüz paradigmalarına göre de kuantum fiziği doğrudur.

 

Toulmin, Darwin’in evrim teorisinden esinlenerek bilim anlayışının da evrimleştiğini söyler. Darwin’e göre nasıl ki çevreye uyum sağlayamayan canlılar yok oluyorsa bilimde de gereksinimleri karşılamayan anlayışlar yok olur. Yeni gereksinimler yeni bilim teorileri oluşturur.

 

Bilimin Değeri: Bilim insanların doğayı ve toplumu daha iyi tanıyarak doğayı denetlemesini ve toplumsal yaşamı düzenlemesini sağlar. 19. yüzyılda bilimsel gelişmelerden etkilenen felsefe, bilimleri dünyadaki her türlü sorunu çözebilecek bir araç olarak görmüştür. Bilimlerin amacı insani, toplumu ve evreni tanımak, gerçeği aramaktır. Teknoloji insan yaşamını kolaylaştıran bir işleve sahip olabileceği gibi toplumlara zarar veren bir işleve de sahip olabilmektedir.

 

Bilimsel çalışmaların sonuçlarının kullanımı sorunlu olabilmektedir. İnsanlar, bu sonuçların olumlu kullanılmasının yollarını araştırmak zorundadırlar. Bilimi tümüyle reddetmek de, insanın varoluşunu yok saymaktır.

 

Bilimin olumlu sonuçları, olumsuz sonuçlarından çok daha fazladır. Bilim, sayılamayacak kadar çok yararı ile insanların daha rahat yaşamasının ortamını hazırlamıştır.

 

 

 

Varlık Felsefesi (Ontoloji) :

 

Varlık Felsefesinin Konusu: Varlık felsefesi açısından var olanlar iki biçimde ele alınır.

 

Gerçekte var olan: Gerçekte var olan belirli bir zaman ve mekânda var olandır. Gerçekten var olanlar duyu organları ile kavranır.

 

Zihinde (ideal) var olan: İdeal var olan ise, insanların zihinlerinde oluşturdukları kavramlardır ve duyu organları ile kavranamazlar.

 

  • Bilim ve Felsefe Açısından Varlık: Bilim ve felsefenin varlığa bakış açıları su noktalarda farklılaşır:

 

  • Bilime göre varlık tartışmasız vardır. Bilim, varlığın var olduğunu ön kabul olarak benimser ve var kabul ettiği varlıkla ilgili neden- sonuç ilişkileri kurar. Felsefe varlığın var olup olmadığını da tartışır. Olaylar arasında neden-sonuç ilişkileri kurmak yerine nedenlerin nedenlerini de araştırır.

 

  • Bilimler konularına göre varlığı parçalayarak ve kedilerine özgü yöntemlerle inceler.

 

Felsefe, varlığı bütün halinde görür ve bütün halinde açıklamaya çalışır.

 

  • Metafizik ve Ontoloji: Varlıkla ilgili sorunların tartışıldığı metafizik alanı ontolojidir. Ontoloji metafiziğin varlıkla ilgili alanı olarak su sorulara yanıt arar:

 

  • Varlık var mıdır?

 

  • Varlığın ana maddesi nedir?

 

  • Evren nasıl oluşmuştur?

 

  • Evrenin bir amacı var mıdır?

 

  • Varlıkta özgürlük var mıdır?

 

  • Ruh nedir?

 

  • Ruh ölümsüz müdür?

 

  • Ölüm nedir?

 

 

Doğa filozofları Varlığın ana maddesi (arkhe) nedir? Sorusuyla ilgilenmişlerdir. Aristoteles varlığın ilk nedenlerini araştırarak metafiziğin ilkelerini belirlemiştir. Wolf ontolojiyi, Tanrı’nın ruhun ve dünyanın varlığını kanıtlamak isteyen bir alan olarak belirledi. Kant’ a göre metafizik bilginin temellerini araştırmalı ve bilginin deneyden gelmeyen öğelerini saptamalıydı. Ancak, Fichte, Schelling, Hegel gibi düşünürler Kant’ in gözden düşürdüğü metafiziği tinsel (ruhsal) varlık anlayışı ile yeniden güncelleştirdiler.

 

Günümüzde metafizik, fenomenoloji, yeni ontoloji ve varoluşçuluk (existansiyalizm) felsefeleri ile varlığını sürdürmektedir.

 

Fenomenoloji, Edmund Husserl ile varlıkların arka planlarında bulunan ve kendi kendilerine var olan özleri dile getirir.

 

Yeni ontoloji, Nicolai Hartman ile varlık kategorileri oluşturup ontolojiyi deneysel temellerle, bilimsel sonuçlarla bağdaştırmaya çalışır.

 

Egzistansiyalizm, Heidegger ve Sartre ile varlığın temeline doğa bilimlerini koyanlara karşı çıkarak varlığı benin yaptığını söyler.

 

 

 

Varlık bilimsel (Ontolojik) Problemler:

 

  • Varlığın Var Olup Olmadığı Problemi: Varlığın var olup olmadığı ilk Çağlardan bu güne ontolojinin tartıştığı temel problemdir. Bu probleme genelde iki bakış açısıyla yaklaşılmıştır:
  •  
  • Nihilizm (Hiççilik) : Nihilizme göre hiçbir varlık gerçekten var değildir ve varlığı var olan olarak kabul eden görüşlere karşı çıkar. Ancak daha genel bakıldığında nihilizm hiçbir değer ve kural tanımayan bir görüştür ve toplumda düzeni sağlayan tüm otoriteleri reddeder. Nihilizm bu biçimiyle siyasal anlamda anarşizme temel oluşturur.

 

 

 

Nihilizmin Temsilcileri:

 

Gorgias: Ontoloji alanında nihilizmin, ilk temsilcisi ilk çağ sofist filozoflarından Gorgias’tır. Gorgias “varlık var mıdır?” sorusuna “yoktur” yanıtını verir. Gorgias’a göre; “Varlık yoktur, Olsa bile bilinemez. Bilinse bile başkasına aktarılamaz. ”

 

W.F. Nietzsche: Nietzsche, toplumsal değer ve normları tümüyle inkâr ederek nihilizmin 19. yüzyıldaki önemli temsilcisidir.

 

Taoizm: Nihilizmin bir başka biçimi de İlk Çağda Çin’ de görülen Taoizm’dir. Lao-Tse’nin kurduğu Taoculuk, gerçeğin tüm çeşitliliğine karşın “bir” (Tao) olduğunu ve bunun adinin, biçiminin, maddesinin, görüntüsünün olmadığını savunur. Aldatıcı olan dünya varlıktan yoksundur.

 

Realizm (Gerçekçilik) : Varlık vardır anlayışı realizmdir. Realizm varlığın insan bilincinin dışında, insan bilincinden bağımsız olarak var olduğunu savunur. Realizmle ilgili bir başka tartışma konusu da varlığın ne olduğu problemidir.

 

  • Varlığın Ne Olduğu Problemi: Varlığı var olarak kabul eden realizmin temsilcileri varlığın ne olduğu konusunda farklı düşünceleri paylaşırlar. Bu farklı düşünceler başlıca beş başlık altında toplanabilir.

 

  • Varlık Oluştur: Bu görüsün ilk temsilcisi, İlk Çağ doğa filozoflarından Herakletios’tur. Herakleitos’a göre evrenin ana maddesi (arkhe) ateştir ve her şey ateşe dönüşecektir. Bu süreçte evrende her şey değişir. Değişimin temeli karşıtların çatışmasından doğan uzlaşma oluştur. “Değişmeyen tek şey varsa o da değişmenin kendisidir.” Herakletios, değişmenin düzenine logos (akil) adını verir. Bu görüş çağımızda E. Mach, H. Bergson ve N. Whitehead tarafından temsil edilir.

 

  1. Mach nesnenin ve “ben” in sürekli bir oluş sürecinde değiştiğini savunur. H. Bergson ise, evrendeki oluş ve değişmenin mekanik bir süreçte değil, yaratıcı bir süreçte “yasam atılımı” ile gerçekleştiğini söyler. Whitehead’e göre evren, her şeyin birbirine bağlı olduğu sürekli bir oluş içindedir. Bu oluş, evrendeki birbirine karşıt iki gücün oluşturduğu yaratıcılığın ve sürekliliğin etkinlikleri ile gerçekleşir. Dinamik bir süreçte gerçeklesen oluş, Tanrı’nın yaratma ile sağladığı olanaklar içinde gerçekleşir.

 

Varlık İdeadır (İdealizm) : Varlığın idea (düşünce) türünden olduğunu ve her türlü gerçekliğin düşünceden kaynaklandığını savunan görüş idealizmdir.

 

  • Platon: Platon, felsefe tarihinde idealizmin kurucusu olarak kabul edilir. Platon, bu dünyada yer alan ve maddi olan her şeyin gerçekliğini reddeder, asil gerçeğin düşüncede kavranan idealar dünyası olduğunu ileri sürer.

 

  • Aristoteles ‘ e göre de varlığın asil unsuru “idea” dır. Ancak idealar varlıkların “öz” ünde (formunda) bulunur. “İdea” ve “madde” iç içedir. Nesneler dünyası, idea ile form kazanmış varlık dünyasıdır. Hegel’e göre varlıktan önce idea vardı. İdeanın kendini dışa vurması sonucu doğa oluştu. Böylece idea, gerçeklik kazandı, ancak özgürlüğünü kaybetti. Özgürlüğüne yeniden kavuşmak için, idea yeniden ruhsal dünyaya döndü.

 

Varlık Maddedir (Materyalizm) : Materyalizm, idealizmin tam tersine düşünceyi (ideayı) maddenin bir sonucu olarak görür. Madde düşünceden bağımsız olarak vardır ve bütün varlıklar maddeden türemiştir. İlk Çağ doğa filozoflarından Demokritos’a göre, evrenin ana maddesi maddi nitelikteki küçük atomlardır. Düşünce ve ruhsal olaylar atomların bos mekândaki hareketlerinin sonucudur. Epiküros da Demokritos gibi “atom” u evrenin ana maddesi kabul eder.

 

Yeni Çağ materyalizminin öncülüğünü Thomas Hoşbeş yapar. Hobbes, dünyadaki tüm olayları mekanik hareketler çerçevesinde maddi hareketler olarak görür. La Mettrie’ye göre ruhsal faaliyetlerin kaynağı maddi bedendir. İnsan ve hayvan arasında mekanik faaliyetler açısından özde bir fark yoktur. İnsan da hayvan da birer makinedir. İnsan, doğaüstü bir varlık tarafından yaratılmamıştır.

 

  1. yüzyılda, Yeni Çağla başlayan mekanist materyalist felsefe Karl Marx’la yeni bir boyut kazanır ve diyalektik materyalizme dönüşür. K. Marx’ın geliştirdiği diyalektik materyalizme göre düşüncelerin ve fikirlerin kaynağı maddedir. Doğa düşünceden önce vardır ve var olmak için düşünceye gereksinimi yoktur. Marx, bu değişmenin insanlar için de geçerli olduğunu söyler. Değişmenin temelinde ise çelişmeler vardır.

 

UYARI: Yüzyıllardır çatışan iki felsefi akim olan idealizm ve materyalizmin çatışması genelde uç örnekler dışında maddenin ve ideanın tümüyle reddi biçiminde yaşanmamıştır. Bu çatışma öncelikler ve kaynak sorunu çerçevesinde yaşanmıştır. İdealizm ideayı (düşünceyi) önce var sayar ve maddeyi onun bir ürünü olarak görür. Materyalizm ise önce maddeyi var sayar düşünceyi maddenin ürünü olarak görür.

 

Varlık Hem İdeadır Hem de maddedir (Düalizm) : Düalizm (ikicilik) materyalizmle idealizm arasında bir uzlaşma çabasıdır. Descartes ’ a göre varlık madde ve ruh olmak üzere iki cevherden oluşur. Ruhun işlevi düşünmek, maddenin işlevi uzayda yer kaplamaktır. Evrendeki nesne dünyasındaki varlıklar salt madde, Tanrı ise salt ruhtur. İnsanda madde ve ruh bir aradadır.

 

Varlık Fenomendir (Fenomenoloji) : Varlığı görüngü (fenomen) olarak kabul eden görüş görüngübilim (fenomenoloji) dir. Fenomenolojinin kurucusu Edmund Husserl, fenomenlerin duyu verileri ile bilinemeyeceğini fenomenlerin özünün öznede kavranabileceğini savunarak idealizme yakınlaşan bir metafizik geliştirir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DİN FELSEFESİ

 

Din Felsefesinin Konusu

 

İnsanların bir inanç sistemi içinde Tanrı ’ ya bağlanma yoluna din denir. Din, evren, doğa ve insanla ilgili metafizik soruların aklin denetimi dışında kutsal bir varlığa dayanarak açıklanma çabasıdır. Dinlerin en önemli özelliği, temelinde iman yani dogma olmasıdır. Dogmalar, aklin eleştirisine başvurmadan kayıtsız koşulsuz inanılan düşüncelerdir.

 

Din Felsefesinin Temel Kavramları

 

Tanrı: Evrende öncesiz ve sonrasız olarak var olan ve her şeyi yaratan yüce varlıktır.

Peygamber: Tanrı'nın, buyruklarını insanlara iletmek üzere seçtiği kişidir.

Vahiy: Tanrı'nın buyruklarının peygamberlere duyurulmasıdır.

İman: Tanrı'nın buyruklarına kayıtsız koşulsuz inanılmasıdır.

İbadet: Tanrı ’ya inananların Tanrı'nın buyruklarına uygun olarak yaptıkları tapınmalardır.

 

Yüce: Tanrı ’ya verilen en üstün sıfattır.

Kutsal: Kişilerin, nesnelerin ya da yerlerin yüceleştirilmesi ve değerlerinin Tanrısallaştırmasıdır.

 

 

Teoloji ile Din Felsefesinin Farkı

 

Teoloji (Tanrıbilim – İlahiyat), Tanrıyı ve onun buyruklarını tartışmasız doğru kabul eder ve Tanrı'nın evrenle, yaratılışla ve yaratılmış olan varlıklarla ilgili buyruklarını açıklamaya çalışır. Teolojinin dayandığı kaynaklar, kutsal kitaplar, peygamberler ve din bilginleridir. Teoloji, insanların dinsel inançlarını güçlendirmek için çalışır.

 

Din Felsefesinin Temel Sorunları

Tanrı var mıdır?

 

Tanrı'nın varlığını gösteren kanıtlar nelerdir? Evren yaratılmış mıdır?

 

Evren öncesiz ve sonsuz mudur? Vahiy mümkün müdür?

 

Ölüm son mudur?

Ruh ve beden beraber mi var olur?

Ruh ölümsüz müdür?

Ölümden sonra yasam var mıdır?

 

Tanrı'nın Varlığına İlişkin Farklı Yaklaşımlar

 

Tanrının varlığını Kabul Edenler: Tanrının varlığını kabul eden üç görüş şunlardır:

 

Teizm: Evreni ve insani yaratan öncesiz ve sonsuz bir Tanrı'nın varlığını kabul edip, Tanrı'nın ayni zamanda dünya ile sürekli ilişki içinde olduğunu kabul eden görüş Teizm’dir. Teizme göre Tanrı dünya ile ilişkisini dinler aracılığı ile kurar. Bu görüşte olanlar Tanrı'nın varlığını açıklamak üzere su kanıtları ileri sürerler:

 

Ontolojik Kanıt: Orta Çağ düşünürlerinden Anselmus’a göre Tanrı, en mükemmeldir. Eğer Tanrı gerçekte var olmayıp zihinde var olsaydı en mükemmel olamazdı. O halde en mükemmel varlık olan Tanrı'nın var olması zorunluluktur. Descartes da Tanrı düşüncesinin, insan zihninde açık ve kesin olarak olmasından hareketle Tanrı'nın var olduğunu savunur.

 

Kozmolojik Kanıt: Evrenin varlığından hareketle Tanrı'nın varlığının kanıtlanabileceğini savunan görüştür. İslam felsefesindeki hudus kanıtı bunun bir ifadesidir. Bu görüşe göre evren yoktan var edilmiştir. Sonradan var edilen şey onu yaratan bir varlığa muhtaçtır (Hudus). Sonradan var edilen evreni yaratan ezeli ve ebedi bir Tanrı'nın var olması zorunludur. İslam felsefesinde düzen ve amaç kanıtı da hudus kanıtını destekleyen bir iddiayı dile getirir. Buna göre evrendeki düzeni sağlayan ve ona bir amaç veren bir gücün olması gerekir. Bu güç de Tanrı'dır.

 

Erdem Kanıtı: Orta Çağ düşünürlerinden Saint Thomas ’ a göre evrende iyilik ve doğrulukların mükemmellik dereceleri vardır. Bu derecelendirmede en mükemmel olan Tanrı en üst basamakta yer alır.

 

Ahlaki Kanıt: Bu görüşe göre, iyilik yapmak ve kötülükten kaçmak ahlak yasasıdır. Bu yasayı vicdanımızda hazır olarak buluruz. Bu yasanın nedeni tümel ve mutlak neden olarak Tanrı'dır.

 

Deizm: Deizm, Tanrı'nın evreni kendi yasalarına göre isleyen bir düzen olarak yarattığını savunur. Ancak yaratan ve düzeni kuran Tanrı'nın, evreni kendi başına biriktiğini kabul eder. Bu yüzden deizm, dinsel dogma ve ilkelerin varlığını kabul etmez. Deizm’ e göre Tanrı'nın vahiy, mucize gibi kanıtlara gereksinimi yoktur.

 

Panteizm (Tüm tanrıcılık) : Panteizm, Tanrı ve evreni bir gören, özdeş gören anlayıştır. Bu görüş, Tanrı'yı doğanın dışında düşünmez.

 

Tanrının varlığını Reddedenler: Tanrı'nın varlığını reddeden görüş ateizmdir. (Tanrı tanımazlık). Ateizm Tanrı'nın varlığını reddederek evreni, evrene dayanarak açıklamaya çalışır. Bu nedenle ateizmi savunan düşünürler genelde materyalisttir. Ateizm Tanrı'nın varlığını su nedenlerle reddeder:

 

Kötülük sorunu kanıtı: Mutlak iyiliğin simgesi olan Tanrı olsaydı dünyada kötülükler olmazdı. O halde kötülük olduğuna göre ya Tanrı yoktur ya da Tanrı mutlak iyi değildir.

 

Maddenin öncesizliği kanıtı: Öncesiz ve sonrasız olan maddedir. O halde maddenin öncesinde onu yaratan bir Tanrı yoktur.

 

Sosyolojik kanıt: Tanrı, toplumda düzeni sağlamak için insanların gereksinimleri karşılamak üzere sonradan ortaya çıkmış bir kavramdır.

 

Psikolojik kanıt: İnsan yaşamındaki zorlukların ve baskıların sonucunda, bu sıkıntıları yenmek için bağlanacak bir güç olarak Tanrı ihtiyacı doğmuştur. Kendi kendine yeten güçlü insanın Tanrı ’ya ihtiyacı yoktur.

 

Tanrının Varlığının Bilinemeyeceğini Öne Sürenler: Tanrı'nın var olup – olmadığının bilinemeyeceğini savunan görüş Agnostisizm’dir (Bilinemezcilik). Örneğin sofist düşünürlerden Protagoras “Tanrılar üzerine bilgi edinmekte çaresizim; ne var oldukları ne de olmadıkları, ne de ne şekilde oldukları üzerine …” Agnostisizm adını ilk kullanan Thomas Huxley’e göre duyularımızla kavrayamadığımız şeyler konusunda kesin bir şey söyleyemeyiz. Tanrı da duyularla kavranamadığı için var olup-olmadığını söyleyemeyiz.

 

 

 

 

 

SANAT FELSEFESİ (ESTETİK)

 

 

Felsefe tarihinde estetikle yakından ilgilenen pek çok düşünür olmasına rağmen, estetiğin felsefi bir disiplin olmasını sağlayan 18. yüzyıl düşünürlerinden Baumgarten’dir. Estetiğin ana konusu “güzel” ve “güzellik” tir. Ancak “güzellik” kavramının zorunlu olarak dayandığı yerlerden biri de “sanat” tır. Bu nedenle estetik, bir anlamda “sanat felsefesi” dir.

 

Felsefe Açısından Sanat: Sanat felsefesi, sanatın, sanatsal yaratıcılığın ve beğenilerin özünü ve anlamını konu edinen felsefe dalıdır. Sanat felsefesinin tartıştığı konulardan biri sanatın amacı ve nasıl bir etkinlik olduğudur. Bu konuya, genelde üç türlü yaklaşım vardır:

 

Taklit olarak sanat: Sanatın doğayı taklit etmek olduğunu savunan bu anlayışa göre sanatçının görevi mükemmel doğayı sanat eserinde taklit ederek yansıtmaktır. Platon’ a göre görünenler dünyası, idealar dünyasının bir yansıması, bir kopyasıdır. Sanatçı bu dünyadaki nesneleri kopya ederken aslında kopyanın kopyasını çıkarmaktadır.

 

Yaratma olarak sanat: Sanatı bir yaratma tekniği olarak algılayan anlayışa göre mükemmel olan doğa değil, yaratıcı insandır. Sanatçı, mükemmel olmayan doğayı kendi yaratma gücünü kullanarak yeniden yaratır. Benedetto Croce’ye göre, doğal güzel sanat için model olamaz, yalnızca sanatçı için ilham kaynağı olabilir. Bu nedenle, sanatın özgürlüğü sanatçının yaratıcılığından kaynaklanır.

 

Oyun olarak sanat: Oyun olarak sanat anlayışı, sanatı yaşamın sorun ve sıkıntılarından kurtulmak isteyen insanın kendini ifade ediş biçimi olarak görür. Schiller’e göre sanatla oyun arasında bir benzerlik vardır. Çünkü her ikisinde de insan gerçeklikten uzaklaşır, gerçek dişi bir dünyaya yönelir.

 

 

 

Estetiğin Temel Kavramları:

 

Güzellik Problemi: İnsanların gerek doğada gerekse sanat eseri karşısında yaşadıkları haz, “güzel” ve “güzellik” duygusuyla ifade bulur. O halde, güzel ve güzellik estetiğin dayandığı temel kavramdır.

 

Güzel nedir? Bu soru, yüzyıllar boyunca düşünürlerce ele alınmıştır. Platon’ a göre güzel, bir ideadır. Doğada gördüğümüz her şey idealardan aldıkları pay oranında güzeldir. Platon’ a göre güzelin ölçütü oran ve simetridir. Aristoteles için güzel, doğanın eksik kalan güzelliğinin yaratıcı güçle tamamlanmasıdır. Plotinos’a göre güzellik tanrısal aklin evrene yansımasıdır.

 

Baumgerten güzelliği “duyumsal bilginin mükemmelliği” olarak ifade eder. Schelling güzeli “ sonsuzun sonlu olarak kendini göstermesi” olarak tanımlar. Croce’ye göre güzel “mutluluk veren ifade” dir.

 

Hegel, mutlak ruhun nesnelerde görünüşüne güzel der.

 

Schopenhauer de güzeli, mutlak iradenin kendini dışlaştırması olarak görür. Nicolai Hartman’a göre güzel tinin (ruhun) maddede kendini göstermesidir.


 

 

 

 

 

Güzel – Doğru – İyi – Hoş – Yüce İlişkisi:

 

Güzellik ve Doğruluk (Hakikat) : Güzellik ve doğruluk arasındaki ilişki ilk Çağlardan günümüze filozofları ilgilendiren bir sorundur. Platon’ a göre, güzellik ve doğruluk aynıdır. Çünkü her ikisinin de kaynağı idealardır. Borleacu, yalnızca doğruluğun güzellik olduğunu söyler.

 

Kant, güzellik ve doğruluğu birbirinden ayırır. Ona göre güzellik nesnelerin duyusal görüntüleridir, doğruluk ise bilgisel ve mantıksal bir değerdir.

 

Güzellik ve İyi: Felsefe tarihinde güzel ve iyiyi ayni gören filozoflar çoğunluktadır. Güzeli iyiden kesin olarak ayıran Kant olmuştur. Kant’ a göre güzel estetik bir değer, iyi ise ahlaksal bir değerdir.

 

Güzel ve Hoş: Hoşluk duygusu eğilim ve gereksinimleri giderirken duyulan zevktir. Güzellik duygusu ise estetik bir değerdir. Hoşluk duygusunu hayvanlar da yasarken, güzellik duygusu yalnızca insanlara özgüdür. Descartes ’ e göre hoşa giden şeyler yalnızca duyu organları ile sinirlidir. Oysa güzellik, duyu organlarını da asan bir duygudur.

 

Güzellik ve Yüce: Yüce kavramı ile güzelliği birbirinden ilk ayıran Kant olmuştur. Kant ’ a göre yüce, ahlak bilinci ile estetik duyguların karışımıdır. O halde her yüce olan güzeldir. Ama her güzel olan yüce değildir. Güzel, insanlarda heyecan yaratırken yüce, şaşırtır ve ürpertir.

 

Estetik Yargı Problemi: Bir iddiayı dile getiren sözlere yargı denir. Yargılar gerçeklik yargıları ve değer yargıları olmak üzere ikiye ayrılır.

 

Gerçeklik yargıları (bilimsel yargılar) : Nesnelere yönelik yargılardır ve nesne ile onda bulunan özelliğin arasındaki ilişkiyi ifade eder. Örneğin, “Su tebeşir beyazdır.” ya da “Üçgenin iç açıları toplamı 180 ° dir.” Yargıları gerçeklik yargılarıdır.

 

Değer yargıları: Değer yargıları bir tutum, davranış ve durum karşısında bireyin tepkisini anlatılar. Güzel, çirkin, iyi, kötü gibi yargılar değer yargılarıdır. “Yalan söylemek kötüdür.” ya da “Bu şiir güzeldir.” gibi yargılar değer yargılarına örnektir. Gerçeklik yargıları gücünü zihinden alırken değer yargıları gücünü duygulardan alır. Bir değer yargısı olan estetik yargıların temelinde beğeni duygusu vardır. Bu yüzden estetik yargılar insanlara göre değiştiğinden özneldir (sübjektiftir). Estetik yargıların ortak olup olmadığı ise estetiğin bir başka tartışma konusudur.

 

 

 

Ortak estetik yargıların varlığı konusunda da iki farklı görüş vardır.

 

 

Ortak estetik yargıların varlığını reddedenler: Bu görüşe göre birinin güzel bulduğunu bir başkası güzel bulmayabilir. B. Croce, sanatçının ruhunda oluşan estetik olayların genel-geçer yargılarla ifade edilemeyeceğini söyleyerek sanat eserlerinin ortak estetik yargılarla nitelendirilemeyeceğini savunur.

 

Ortak estetik yargıların varlığını kabul edenler: Güzelin ölçütünün olduğunu ve sanat eserleri ile ilgili olarak yargılarda bulunabileceğini savunan görüştür. Kant ’ a göre, insanlar güzel buldukları bir sanat eserini herkesin güzel bulmasını isterler. Böylece özel olan bir duygu ortak bir duyguya dönüşür. Bu duygu ise sanat eserlerinin genel-geçerliliğini sağlar.